28 Mayıs 2014 Çarşamba

Dreams

Now here you go again, you say 
You want your freedom
Well who am I to keep you down
It's only right that you should
Play the way you feel it
But listen carefully to the sound
Of your loneliness
Like a heartbeat drives you mad
In the stillness of remembering what you had
And what you lost, and what you had, and what you lost

Thunder only happens when it's raining
Players only love you when they're playing
Say women they will come and they will go
When the rain washes you clean, you'll know, you'll know

Now here I go again, I see the crystal visions
I keep my visions to myself, it's only me
Who wants to wrap around your dreams and,
Have you any dreams you'd like to sell?
Dreams of loneliness,
Like a heartbeat, drives you mad
In the stillness of remembering, what you had,
And what you lost and what you had and what you lost

Thunder only happens when it's raining
Players only love you when they're playing
Say, women, they will come and they will go
When the rain washes you clean, you'll know

Thunder only happens when it's raining
Players only love you when they're playing
Say, women, they will come and they will go
When the rain washes you clean, you'll know
You'll know, you will know, you'll know

16 Mayıs 2014 Cuma

Garajımdaki Ejder

Varsayın çok ciddi bir iddiada bulunuyorum. Hayatınızın fırsatlarından birini sunuyorum. Size hakkında binlerce hikaye yazılmış ama asla kimsenin göremediği ejderhalardan bir tanesini gösterebileceğimi söylüyorum. “Haydi Göster!” diyorsunuz, ben de sizi garajıma kadar götürüyorum. İçeride bir merdiven, boş boya tenekeleri ve eski bir üç tekerli bisiklet var ama ejder yok. “Hani bu ejder nerede?” diye soruyorsunuz.
“İşte tam orada” diyerek , ileride bir yeri işaret ediyorum. “Söylemeyi unutmuş olmalıyım , o görünmez bir ejder“
Ejderin ayak izlerini görebilmek için yere un serpmeyi öneriyorsunuz.
“İyi fikir” diyorum , “ama bu ejder havada uçuyor“
O halde görünmez alevini saptamak için kızılötesi alıcı kullanmaya kalkıyorsunuz.
“İyi fikir ama bu görünmez alevin ısısı da yok.“
Peki öyleyse, siz de sprey boya sıkarak ejderi görünür yaparsınız.
“İyi olurdu ama bu ejderin cismi de yok ki! Boya tutmaz.“
Bana önerebileceğiniz daha çok yöntem var. Ancak önerdiğiniz her türlü fiziksel testi, neden işe yaramayacağını açıklayan bir bahane ile savuşturabilirim.
Peki, ısısız alev püstürten , görünmez , cisimsiz , havada uçan bir ejder ile aslında hiç var olmayan bir ejder arasında ne fark var? Savımı çürütmenin , aksini göstermenin bir yolu yoksa, ejderimin var olduğunu söylemenin ne anlamı var? Hipotezimi geçersiz kılma yeterliliğinden yoksun olmanız ile doğru olduğunun kanıtlanması arasında çok fark var. Denenemeyen iddialar, çürütülmeye karşı bağışıklığı olan önermeler bize esin vermek ya da merakımızı uyandırmak bakımından ne türlü bir değere sahip olurlarsa olsunlar, gerçekliğe uygunluk terazisinde ağırlıkları sıfırdır. Bu durumda, ejder konusunda sizden isteyebileceğim tek şey kanıt olmadığına göre, benim dememe bakarak bana inanmanız.
Garajımda bir ejder olduğu yolundaki ısrarımdan yola çıkarak varabileceğiniz tek sonuç, kafamın içinde komik bazı fikirlerin barınmakta olduğudur. Hiç bir fiziksel testin uygulanamadığı bu sava beni inandıranın ne olduğunu merak edersiniz. Gördüğümün bir düş ya da sanrı olması olasılığı geçer aklınızdan. Peki ama neden bunu ciddiye alıyorum? Belki de yardıma gereksinmem vardır. En azından, insanın yanılabilme payını hafife almış olabilirim.
Varsayalım ki yaptığınız testlerin tümü başarısız olmasına karşın, iyi niyetinizi yitirmeyecek denli duyarlı davranıyorsunuz. Yani, garajımda alev soluyan bir ejder olması fikrini hemen reddetmiyorsunuz. Yalnızca, aklınızın bir köşesine kaldırıyorsunuz. Mevcut kanıt aksini gösterse de, yeni bir veri elde edecek olmanız durumunda inceleyip ikna edici olup olmadığına bakmaya hazırsınız. Kuşkusuz, bana inanmadığınız için kendimi hakarete uğramış saymam size haksızlık olur; sırf İskoç mahkemelerinin söyleminde yer alan “kanıtlanamamıştır” hükmüne vardığınız için sizi can sıkıcı ya da düş gücünden yoksun olmakla suçlamak da öyle.
Diyelim ki işler tersi yönde gelişti. Tamam, ejder görünmez; ama yere döktüğünüz unun üzerinde ayak izleri bıraktığını görebiliyorsunuz. Kızıl ötesi alıcı, normalin üzerinde sinyal alıyor. Sıktığınız sprey boya, havada ileri geri sallanan ejder başını gözler önüne seriyor. Ejderlerin -bırakınız görünmez olanlarını- varlığı konusunda ne denli kuşkucu olursanız olun , şimdi kabul etmelisiniz ki garajda bir şeyin varlığı söz konusu ve ilk bakışta görünmez, alev soluyan bir ejder olduğunu düşündürüyor.
Şimdi bir başka senaryo yazalım: Diyelim ki ejderin varlığında söz eden yalnızca ben değilim. Diyelim ki aramızda birbirlerini tanımadıklarından emin olduğunuz kişiler de olmak üzere,tanıdığınız bir grup insan olarak size garajlarımızda birer ejder olduğunu söyleyip duruyoruz. Ne var ki hiç birimiz geçerli bir kanıt gösteremiyoruz. Hepimiz de size, fiziksel kanıtın desteğinden yoksun böylesine garip bir durumun varlığına ikna olmuş olmaktan son derece rahatsız olduğumuzu söylüyoruz. Hiç birimiz deli değiliz. Dünyanın heryerinde insanların garajlarında görünmez ejderler saklı olabileceği, bizimse daha yeni yeni fark ettiğimiz konusunda spekülasyonlar yapıyoruz. Doğru olmamasını yeğleyeceğimi söylüyorum size. Ama ejderler ilişkin tüm o eski Avrupa ve Çin öyküleri söylence değildi belki de …
Una ejder ayağı büyüklüğünde ayak izleri alındığı yolunda raporlar gelmeye başlaması memnun edici değil mi? Demek ki aynı şey başkalarının da başına gelmiş. Ne var ki ortamda kuşkucu bir bilim adamı varken yere serpilen unlarda bir değişiklik gözlenemiyor.Alternatif bir açıklama çıkıyor: Yakından incelendiğinde , ayak izlerinin sahte olabileceği anlaşılıyor. Ancak, bir başkası çıkıp, yanık parmağını göstererek ejderin üzerine doğru alev püskürttüğünden yakınıyor. Ama başka olasılıklar da var. İnsanın parmağını, görünmez ejderlerin soluğundan başka alev kaynaklarıyla yakabileceğini biliyoruz sanırım. Bu tür bir “Kanıt” -ejderin varlığına inanlar ne denli güçlü bulurlarsa bulsunlar- ikna edici olmaktan çok uzak. Bir kez daha , duyarlı tek yaklaşım, ejder hipotezini reddetmek; gelecekte sunulması olası fiziksel veriye açık kapı bırakmak ve aklı başında olduğu ortada bunca insanın aynı garip yanılgıya kapılmasının nedenini araştırmak olacak.

-Carl Sagan

19 Nisan 2014 Cumartesi

Kutsal Saçmalık

Saçmalık konusuna gelince, iş adamı din adamıyla aşık atamaz. Çünkü, şunu söylemeliyim ki dostlar, konu saçmalık olunca, ama en büyük, rakip tanımaz, gerçek saçmalık olunca, bütün rakipleri arasında dine hak ettiği ...yeri açmamız gerekiyor. Din rakipsiz bu konuda. Din, açıkça tüm zamanların en saçma hikayesine sahip. Düşünün. Din, insanları ciddi ciddi ikna etmiştir ki, gökte yaşayan ve her günün her dakikası, yaptığınız her şeyi izleyen bir görünmez adam var. Ve bu görünmez adamın, yapmanızı istemediği şeylerden oluşan 10 maddelik bir listesi var. Eğer bu listedeki herhangi bir şeyi yaparsanız, sizi ateşle, dumanla, ve işkenceyle dolu bir yere sonsuza dek yaşamaya gönderecek. Zamanın sonuna kadar yanarak, boğularak, çığlık atarak acı çekin diye. Fakat, bu görünmez adam sizi seviyor! Sizi seviyor ve paraya ihtiyacı var! Her şeye gücü yetiyor, her açıdan mükemmel ama her nasılsa şu para işini bir türlü beceremiyor. Din her yıl milyonlarca dolarlık masraf yaratır, sıfır vergi öder ve her zaman biraz daha fazla paraya ihtiyacı vardır. Fakat bir şeyi bilmenizi istiyorum. Bu ciddi. Tanrı’ya inanma konusuna gelince dostlar, inanın çok denedim. Fakat ne kadar uzun yaşar, ne kadar çok şey görürseniz, bir şeylerin yanlış olduğunu o kadar fark ediyorsunuz. Savaş, salgın hastalık, ölüm, yıkım, açlık, fakirlik, işkence, suç, çürümüşlük, kokuşmuşluk, vs. Bu tabloda kesinlikle yanlış olan bir şeyler var. Bu iş pek başarılı bir iş değil. Eğer bu tanrının yapabileceğinin en iyisiyse, pek etkilenmediğimi söylemeliyim. Her şeye kadir bir varlığın elinden bu tür sonuçlar çıkmamalı. Bu sonuçlar, daha çok işinden bezmiş aksi bir devlet memurunun yapacağı türde bir işe benziyor. Ve aramızda kalsın, adilce yönetilen bir evrende bu herif çoktan işten atılmış olurdu. Bu arada, bu herif diyorum, çünkü inanıyorum ki, sonuçlara bakıldığında, eğer tanrı varsa bir erkek olmalı. Hiçbir kadın işleri bu kadar alt üst edemezdi. Bu yüzden, eğer tanrı varsa, çoğu aklı başında kişi sanırım bana katılırdı ki, o kadar güçlü olmamalı. Ya da, belki umurunda değil hiç birşey. Ki bu özelliği de takdir ederim bir insanda. Ve bunca kötü sonucu da açıklar bu durum. Bu yüzden, tüm bunların, güçsüz veya hiç bir şeyi umursamayan bir baba modeli tarafından yaratıldığına inanan bir dindar robot olmaktansa, tapacak başka bir şey aramaya başladım. Gerçekten güvenebileceğim bir şey. Ve hemen, güneşi buldum. Aniden oluverdi. Bir gecede bir güneşe tapar olup çıktım. Yani gece değil, güneşi gece göremezsiniz ama sabah kalkar kalkmaz bir güneşe tapar oldum. Pek çok sebep yüzünden. Her şeyden önce, güneşi görebilirsiniz, haksız miyim? Akla gelebilecek diğer bazı tanrılardan farklı olarak, güneşi gerçekten görebilirsiniz. Bu benim için önemli. Eğer bir şeyi görebiliyorsam, güvenilirliği artıyor gözümde, bilmem anlatabiliyor muyum? Her gün güneşi görebiliyorum ve bana ihtiyacım olan her şeyi veriyor; sıcaklık, ışık, yiyecek, parktaki çiçekler, göldeki yansımalar, arada bir de deri kanseri. Ama olur o kadar. Hiç olmazsa, çarmıha germeler yok ve insanları sırf bizimle aynı fikirde değiller diye ateşe göndermiyoruz. Güneşe taparlık basit bir inanç. İçinde gizem yok, mucizeler yok, para isteyen yok, şarkı öğrenmek gerekmiyor ve haftada bir toplanıp kıyafet karşılaştırmak için ayrılmış bir özel binamız yok. Ve güneş hakkında en güzel şey, bana hiçbir zaman değersiz olduğumu söylememesi. Bana kurtarılması gereken kötü bir insan olduğumu söylemez hiç. Nazik olmayan tek bir söz bile söylemedi şimdiye dek. Bana iyi davranır. Bu yüzden güneşe tapınırım. Ama dua ettiğimde güneşe dua etmem. Neden mi? Çünkü arkadaşlığımızı kötüye kullanmak istemem. Hoş bir şey değil bu. İnsanların tanrıya çok kaba davrandığını düşünmüşümdür çoğu kez. Bana katılmaz mısınız bu konuda? Her gün trilyonlarca dualar, iyilik istemeler, yalvarmalar. Şunu yap, bunu ver, yeni bir araba lazım bana, daha iyi bir iş istiyorum. Ve çoğu dua da Pazar günü yapılır. Adamın boş gününde. Nazik değil bu. Bir arkadaşa böyle davranılmaz. Fakat insanlar dua ederler, öyle değil mi? Ve pek çok değişik şeyler için dua ederler. Kardeşinizin ameliyata ihtiyacı vardır, öbür kardeşiniz tutuklanmıştır. Ya da aşağıdaki dükkanda çalışan kızıl saçlıyı yatağa atmak istersiniz. Bunun için dua edilmeli mi? Herhalde etmekten başka çare yok. Ve bence, bunda garip bir şey yok. İstediğiniz her şey için dua edebilirsiniz. Fakat, peki tanrının evrenle ilgili planına ne oldu o zaman? Hatırlasanıza. Kutsal plan. Uzun zaman önce, tanrı bir kutsal plan yaptı. Üzerinde bayağı düşündü, iyi bir plan olduğuna karar verdi ve uygulamaya koydu. Ve milyarlarca yıldır bu plan iyi kötü işliyor. Fakat şimdi sen gelip bir şey için dua ediyorsun. Farz et ki istediğin şey bu planda yok? Şimdi ne yapmasını istiyorsun adamın? Planını mi değiştirsin? Sadece senin için mi? Bu biraz kibirli bir tavır olmuyor mu? Kutsal plan o. Eğer cebine 2 dolarlık dua kitabını yerleştirmiş her salak kalkıp senin planını bozabiliyorsa, tanrı olmanın anlamı ne? Ve başka bir şey daha. Düşünün ki, dualarınız yerine gelmedi. Ne dersiniz? “Valla, bu tanrının isteği olmalı”. Peki, bu tanrının isteği ama o zaten ne istiyorsa onu yapacağına göre, o zaman dua etmenin anlamı ne? Bana boş bir çaba gibi geliyor. Bu dua kısmını atlayıp doğrudan onun isteği desek olmaz mı? Her neyse. Karışık mesele. Bu yüzden, tüm bunların önüne geçmek için güneşe tapmaya karar verdim. Fakat dediğim gibi, güneşe dua etmem. Kime dua ederim biliyor musunuz, Joe Pesci’ye. İki sebeple: Birincisi, bence iyi bir aktör. Bu önemli. İkincisi, iş halledebilecek türde birine benziyor. Öyle boş yere oyalamaz adamı Joe Pesci. Aslında, Joe Pesci, tanrının beceremediği 1-2 konuda başarılı oldu bile. Yıllarca, tanrıdan köpeği havlayıp duran gürültücü komşum konusunda bir şeyler yapmasını isteyip durdum. Joe Pesci tek ziyarette herifi yola getirdi. Bir beyzbol sopasıyla neler yapılabileceği çok garip. Bu yüzden yaklaşık bir yıldır Joe’ya dua ediyorum şu anda. Ve bir şey fark ettim. Tanrıya zamanında ettiğim dualar ve Joe Pesci’ye ettiğim dualar, aşağı yukarı % 50 gibi bir oranla yerine geliyor. Yarısında istediğimi alıyorum, diğer yarısında alamıyorum. Aynı tanrı gibi: 50- 50. Aynen dört yapraklı yonca ve at nalı gibi, dilek kuyusu ve tavşan ayağı gibi. Mojo adamı gibi, bir keçinin testislerini sıkarak bana geleceğimi söylemeye çalışan Voodoo büyücüsü falcı kadın gibi: 50-50. Yani, batıl inancınızı seçin, arkanıza yaslanın, bir dilek dileyin ve keyfinize bakin. Ve incile ahlaki hikayeler ve dersler için bakanlarınıza da birkaç başka hikaye önerebilirim. Üç küçük domuz hikayesi mesela. Pek fena değil. Güzel bir mutlu sonu var. Eminim seveceksiniz. Ya da kırmızı başlıklı kız, her ne kadar kötü kurdun büyükanneyi yediği bir kısmı varsa da o da fena değil. Ki benim umurumda da değil bu kısım. Ve sonuç olarak, Humpty Dumpty hikayesinde de oldukça iyi bir ahlaki değer görmüşümdür. En sevdiğim kısmı ne biliyor musunuz “Kralın bütün atları ve adamları Humpty Dumpty’yi bir araya getirmeyi beceremiyorlar”. Çünkü Humpty Dumpty yok, tanrı da yok. Tek bir tane bile yok ve hiçbir zaman da olmadı. Hatta, şöyle söyleyeyim. Eğer tanrı varsa, şu seyircileri çarpsın ve öldürsün! Gördünüz mü? Bir şey olmadı. Hiç birşey olmadı. Herkes sağlıklı. Hatta, şunu söyleyeyim, biraz iddiayı yükselteceğim. Eğer tanrı varsa, şu anda beni çarpıp öldürsün! Bakın yine bir şey olmadı. O, bir dakika, bacağımda bir kramp var. Ve testislerim acıyor. Artı, kör oldum. Ah, kör oldum. Yok şimdi yine iyiyim. Herhalde Joe Pesci’ydi bunu yapan. Tanrı Joe Pesci’yi kutsasın. Hepinize çok teşekkürler. Joe sizi kutsasın!

-George Carlin

28 Mart 2014 Cuma

Buflesco

Mary yine gecenin bir yarısında yatağından gizlice kalkıp odasından kıyafetlerini, çantasını alıyor ve ses çıkarmadan giyinmek için yan odaya doğru sessiz adımlarla ilerliyor. Ben, gözlerimi kısık bir şekilde açarak bu utanç verici tabloyu yaşamamayı istiyorum ve rüya olmasını dileyip gözlerimi tekrar kapatıyorum.

Neler karıştırdığını öğrenmeyi kafama koyuyorum, ‘’bu sefer ne bok yediğin bulacaksın’’ diyorum kendime ve evden çıkmasını bekliyorum. Kapı aralığından bakarken çok severek aldırdığı koyu kırmızı rujunu özenle sürdüğünü görebiliyorum ve bekliyorum.

Hazırlığını bitiriyor, ona geçen noel gecesi aldığım kürkü giyiyor ve kapıyı sessizce kapatıp o soğuk aralık gece yarısında evden korkak adımlarla uzaklaşıyor. Bense kapı sesini duyar duymaz ceketimi kapıyorum, altımdaki koyu yeşil pijamanın altına botlarımı giyerek evden çıkıyorum ve karımın peşine koyuluyorum. Haliyle sokakta kimse yok, gecenin bir vakti, hava buz gibi. Ben soğuğu hissetmiyorum bile, içimde yoğun kan akışının verdiği çok derin bir sıcaklık var. Damarlarımdaki hareket halindeki kanın sıcaklığını hissedebiliyorum.

Buz mavisi bir spor araba geliyor sokağın başından, gecenin şanslı adayı bu olmalı herhalde. Mary, karşıdaki yola geçerken caddenin tam ortasında duruveriyor aniden. Sağ elini havaya kaldırıyor ve arabanın gelmesi için işaret ediyor. Buz mavisi araba Mary’nin yanında duruyor, içindeki seri katil suratlı bir herif var. Bıyıklarının uçları çenesine kadar iniyor. Sanki hapishaneden yeni kaçmış ve yıllar sonra seks yapmak istercesine Mary'ye bakıyor ve sohbet etmeye başlıyorlar. Bense arabamla takip edebilmek için hemen evimin bahçesine doğru koşuyorum. Koşarken komşumuz Frances'i görüyorum, deliymişim gibi bakıyor bana. Durumu izah etmemek için kafamı çeviriyorum ve koşmaya devam ediyorum. Arabamı görebiliyorun, araba kapısına anahtarı sokmaya çalışıyorum, telaştan yedinci denememde anca sokabiliyorum. Hemen bir şekilde arabayı çalıştırıyorum ve o lanet yere doğru sürüyorum. Arabamla giderken Frances'in donuk suratını görüveriyorum aniden, ölü gibi bakıyor bana ve hiç hareket etmiyor, ruh gibi. Devam ediyorum sürmeye. Caddenin tam ortasını görebiliyorum sanki...

Hala konuşmaları devam ediyor. Lanet olsun, Mary o seri katil suratlı herifle konuşurken kahkahalara boğuluyor ve durmadan sağ eliyle adamın omzunu okşuyor. o iyi bir kadındı... Mary buz mavisi arabaya atlıyor ve buflesco caddesine doğru ilerliyorlar.

Sigarayı tam 9 ay önce bıraktım. Mary, içmemden nefret ediyordu, devamlı zararlarından bahsediyordu. Arabala takip ederken torpido gözünü açtım ve William S. Burroughs kitabı arasından içinde üç adet sigara kalan yıpranmış sigara paketini çıkardım. Bir tek alıp yakım ve usulca arabayı sürmeye devam ettim.

Buz mavisi araba green house adındaki ıssız pansiyonun önünde durdu, ben de arabamı kuytu bir yere çektim ve çıkıp onları izlemeye devam ettim. Arabadan indiler ve otel lobisine doğru ilerlediler. Takibe sessiz adımlarla devam ettim....


to be continued...
Tarih, 21 Aralık Cuma günü. Saat 01.07.

Göz kapaklarım kapalı, burnuma çürük vişne ve viski kokusu geliyor. Başımda inanılmaz bir ağrı var ve dirseğimin acıdığını hissediyorum. Gözlerimi açmaya çalışıyorum, zorlanıyorum. Sol gözüm yarım açılıyor, buğulu bir pencere camından bakarcasına önümde esmer, kırmızı rujlu bir hatun görüyorum. Hala nerede olduğumu anlamış değilim. Diğer gözümü açarken ellerimi hareket ettiremediğimi fark ediyorum. Bir sandalyeye bağlanmışım, ellerimi bağladıkları ip tahriş etmiş olabilir, kıpkırmızılar tahminimce, kiraz gibi. Tanrım, ne diyorum ben. Gözümü açtıktan sonra koluma bakıyorum, kanıyor. Bıçak yarası gibi gözüküyor ve leş gibi viski kokuyorum. Bulunduğum yer eski bir bodrum katı olmalı ve çürük vişne kokuyor.

Karşımdaki esmer hatun bana bakarak gülüyor, bacaklarını ayırıyor ve elindeki kırmızı elmasından koca bir ısırık alıyor.  Dikkatlice onu seyrediyorum ve tam konuşacakken ağzımın gri bir koli bandı ile bağlandığını görüyorum. Yukarıdan müzik ve çığlık sesleri geliyor, üst kattaki enerjiyi hissedebiliyorum. Bir barın bodrum katında olmalıyım. Asıl soru; burada ne işim var? İnanın neden burada olduğuma dair hiçbir fikrim yok. Ben sadece iş arkadaşlarımla bir kaç bira içmek için dışarı çıkmıştım.

1 Ocak 2014 Çarşamba

Boşluk

anlamalıydım azaltmayacağını acılarımı ayrılıkların..aksine arttıyordu ağrılarımı ardımdaki apansız aşklar..akıl almaz adanmışlıklar aktıkça anılarımdan, ağlamıyordum ancak anlıyordum..ay'ın aksi aktıkça arasından ağaçların, algılarımdı ayıran anlamlarımdan..ayazlarda açan akasyaların aynasıydı avurtlarım, alnımda artık anlamsızlaşmış anların atlasıydı ayrıntılar..

belkilerim beni bekleyen bilmezlerim..biraz buruk biraz boşvermiş..bilinmezler buluşurken başucumda, bezginliklerim beni beklemiş..boşluklarım basiretsiz biçimlenmiş barikatlar belki de..borçlanmışım bilindik bencilliklere..beynim bağımsızlığını bildirmiş, bilincim biçare..bir buseyi beklerken bahtiyarlığı bilmeye, bin beddua beni biçimlendirmiş..


cevaplarım canımdan candı..cümlelerim cansız cehennem..cennettim cehalet..canan canken cigaramda, cemali cinnet! ceketimin cebinde cefalarımla, cansız cahillerin cürümleriyle cezalandırılan cadıyım..canayakınlığımın canı cehenneme! candanlık caydırıcı cümlelerde, celladımla cebelleşirken cesaretin celselerinde, cenazemle cüretkarım....


çağırıyor çanları çaresizliğin..çırpınışlar çamura çalmak..çaktırmadan çalabilsem çorak çöllerin çelişkisini, çekindiğim çetrefilli çevrelere çakmak çakmak çatamadan, çıkarcı çıyanları çırılçıplak çizebilsem..çiçeklerim çürümüş çorak çayırlarda, çirkeflik çökmüş çabalarıma..çabucak çekip çıkarılmamışım çakalların çukurundan.. çağrılmamışım çağlayanların çağıltısına, çakıllarla çarpışmamışım.. 


derinde duran dargınlıklarım, dünyaya düşmanlığımdan..düşününce doğru dürüst dertlerimi, devalar duyulmayan dualarım..deva dağlarım dağılmış, derman dallarım derbeder, dalgalandıkça duygularım dalgınlaşmışım..damarlarımda damla damla delilik dolaşıyor, daraltıyor durmadan değişen dengeler..davetliydim darmadağın delillere dayandırılan davalara, dinlenmeden değerlendirildiğimden derbederdim..


elimde eskimiş emekler..erdemlerim eşkiya! elbet eklenecek elde ettiklerim, emellerimin evraklarına..ebedi edepsizlerin eğlencesi egolar..ehemmiyetsiz efendilik esrarengiz eylemlerde..eksiltiyor eklenmemiş eleştiriler edimleri, el emeği eşyaların eskimesindeki emektarlık, engelliyor erginliği..etkileniyor en ehemmiyetsiz evhamla esenlikler, erteleniyor esaretin etkileri.. 


fakat farazi farkındalıklardır, fiili feryatlarım..fukara fenalıklardır..fark edilmemiş falsolarımın fahiş fiyatlarıyım..faturası faili facia falsoların faydasız faziletler..farkındalıklar fakirleştiriyordu falları, fedakarlıklar felçli felaketlerdi..fenası, fesatların feryatları ferahlatırken fırsatçıları, fikirleri fısıldamak formaliteydi..


gerçekler gerideyken, gülmeyen gözlerimdi..güneşin gördüğü gülün goncasıydı garipliklerim..gölgeler gönlümde gizliydi..gaddarların gafletinde gördüm gariplikleri, gamlandım gazapların galibiyetine..gayelerim gayriciddi, gayretlerim gayrimümkün..gece gündüz geciktikçe geleceğim, geçmişim gerçekdışı geliyor..gereksiz gerginlikler getiriyordu gizemli gardiyanlar, gülüşüm gizlice göçüyor..


hayallerimle hakikatlarım harmanlanırken, herkesin hiçliğine hayıflandım..hep hülyalarımken hazanlar, hüzünlerimin haritasinda haylazdım..hayatım hatalarımı haczediyordu, hafızam haddini halletmiş..hayinler hakaretlerini haykırdıkça halime, hikayem haksızlıkla helallenmiş..halbuki hançerlemedim hislerimi hayasızca, hapsetmedim haysiyetimi harap hatıralara..hasretim her halükarda heyecanlanmamdı hem..hırçın hiddetlerimle herkesi hırpaladım..


ışıklar ısıtırken ıssızlarımı, ılımlı ızdıraplarda ıslandım..ırmaklardaki ıhlamur, ısırgan, ırgatların ısrarlı ıslığıydım..ılıman ıstıraplarımdı ıraklaşan ırzımdan, ıskaladığım ısrarlarla ıssızlaştım..


iyiden iyiye isterken iyileşmeyi, ihtiyarlığımın imkansızlığıyla iddialaştım..iğne iplik inceliğine indirgenirken imgeler, insanlığıma içten içe isyanım..iadesiz ibatlerim icabsız icazetlerim..içgüdülerime içerledim içten içe..içimde içeriği isimsiz ispatlara, için için içerlemiş içtenliğim..içkiler içtim, irkildim idealize idalarla, işte ikilemlerimdi idamlarım, inandım..ifadelerde iftiralar, ihmallerde iftiharlar, intiharlar izbelerin izdüşümü, ispatlandım..iğreniyorum ihanetlerin ikiyüzlülüğünden, ilginç ilişkilerin iletişiminde iltihaplandım..


korkularım kaplarken kalbimi, kusursuz kelimelere kanmışım..karanlığı kan kokan kaçmalarında, kapıların karşımda kapanmasına kırılmışım..kaba kuvvetin kafamdaki karalamalarında kesinleşmemiş kanıtlarına kanmışım..kabahat kabiliyetsizliğimdi kabullenmişim..kabuslarımdan kaçabilmek kaderimden kaçmakmış..kahpe kader kahırlandırıyordu korlanmış kalbimi..kalabalıkların kalleşliği kırıyordu, keyfim kaçıyordu..küsüyordum kifayetsizce kendime, kan kusuyordum..keyfin kaybedildiğini keşfediyordum kısacık kızgınlıklarımda, kötülüklere kinleniyordum.. 


lakinlerimdi lafazanlarin lafları..lalettayin lüksümdü lokmalarım..lokallerdeki leylaklar, lağamdaki lavantalardım..laçkalaşmış lahzaların lalettayin lakırtılarıydım.. lakin lanetliydi laubali latiflerim..lekeliydi lisanım, liriklerim lime lime..lambalar loşlaşmış, limanlar lodosluydu..lütfenler lütufken, lügatlar lüzumsuzdu..


maaleseflerim manasizdi mutlak mağlubiyetlerimde..mısralarım muğlak..mazaretlerim mahkumken masallara, meskun mahallelerde mıhlandım..maceralarım mabetlerimdi manen maddeleştiğim..mağlubiyetlerim mağaralarımdı mahçupluklarımı maharetlendirdiğim..mahzun mahrumiyeletim mahkumlaştırılıyordu manidar mantıklarda..maskelerin maskaralaştığı meclislerde masumiyetin mahvoluşuna meraklandım..mucizeydi muğlak muhabbetlerin mutlulukla mukayesi, mutsuzlukta muvaffaklaştım..


nedensiz nefretlerim nüksetmişti..nüanslar nazarımda nafile..noktalarken netameli nesirlerimi, nezaketim nefssiz nihayetlerimdi..nadaslarımdı nadiren nükseden nedenli nedensiz nevrozlar..nefretim nihayetlendiriyordu neşeli nesirlerimi..nezaketen neticelenmiş nazireler nakşediyor nankörlüğü nasitleriyle..nefesim nabzım noksanlaşıyordu nevrotik nöbetlerimde.. 


oynadığım oyundu olmamış olaylar..okuduğum ozanlardı okulum..olmak olmamak olunca orantım, oysalarımdım, o'ydum..objeler odada odaklanınca olağandışı olaylara, olumsuzluklarla olanaksızlaştım..onursuz otoritelerin ortaklaşa onayladığı oylamalardı olgunluğum..okudum, oynadım, oyalandım..oysa ortadaydı omuzlandığım olasılıklarım, olduramadım.. 


özlemlerimdi özlediğim özümde..öykülerim öncesiz, ömrüm özensizdi..öfkelerim örterken öcümü, öylesine özürlerimdim..öbek öbek ödemleşmiş öçlerimin ödemeleri..ödlekliğimdi ödünç ödevlerimin ödeşmemiş öyküleri..öfkelerin öğreticiliğinde özürlerin öğrencisiydim..öncesiz önerilerin ölçüsüz önceliklerinde ölümlerin önderliğinde önsezilerimi örgütleyendim..


paranın parladığı piyeslerde, pekalalarım paslıydı..parçalanıyordu piyonlarım pazarlıklarda..patlarken palavralar pervasızca, paçavraydım..pahalı parçalar paketleniyordu, paspal pazarlıkların patronluğunda..pasif paydoslarda patlayan perdesiz pencerelerin paşasıydım..pisi pisine parlayan pıhtılaşmış pişmanlıklarımın plansız programlarıydım..


resimlerin raksı rüyalarımda.. riyalarim rollerim.. ruhumu rahatlatmak rezillikken, rekabetin refakatçisiyim.. rahatsız rağbetsizliklerin randevusunda, rakının refakatine razıyım..renkli resimlerin rehberliğinde, romanlardaki rollerin riyaklarlığıyım..


susmak sadece sabırdı sanki..sessizlik saygıydı sevgilere..sinsi silüetlerin saklandığı sabahlarda, sevinmiştim satılmamış sadakatlara..savrulmuştu sevdalar sağa sola..sonları suçlamak safça saldırganlıktı..sardıkça sisli seçimler sezgilerimi, seyrediyordu seyirciler sahneyi..sahnede sessizce sebepler süregelirken, sonuçlar susturuyordu seyredenleri..saçmalamaktı sinemi sevgi sözcüklerinden savuran..sonsuza sürüklenirken sahte sarhoşluklarım, sevinçler saklanmış sanrılarımdı! 


şekilcilik şeytanlaşıyordu şiarlarda..şevkim şaşkınlığımın şahidi..şarkılar şifayken şairlere, şuursuz şımarıklıktım..şafağın şahitliğinde şahlanıyordu şahsiyetlerin şaklabanlıkları..şen şakrak şamataların şatafatında şampanyalarla şaraplarla şenlendim..şeffaf şehirlerin şekilsiz şenliklerinde, şiddetli şirretliklerin şimşeklerinde şüphelendim..şükretmek, şüphelenmekmiş şaşırdım.. 


tevazular takatsiz takdirlerde..tekliğim tuhaflıklarımın tutarsızlığı..tarifsiz tesellilerimin teessürlerinde, tanımsız tuzaklardım..tabiatın taahhütleri tafsilatsız tabulardı tablolaşmış tekdüzeliklerde..takıntılarımdı tasavvurlarımın tamamlanmamış tanımları..tasvirlerimin taşlaştığı tutkulu tahlillerde, tedavim tereddütlerimdi..teselliler tüketiyor teslimiyetimin tiyatral tınılarını..tamamlanmamış toplumların topraklarında tırnaklarım, tutsaklığım tuzaklarımı tetikliyordu.. 


uzlaşmak usların uykusu..ufak uçurumların ucundayım..ufka uçarken uzaklıklar, umutsuz uğraşların uğrağıyım..uçurtmaların uçtuğunu ummak uğraşım, unutulanların ufaldığı ukalalıklarda ulaşılmazım..usanmışım utandığım uyanıklıklardan, uzun uzadıya uyuyakalmışım.. 


üzüntülerin üstelediği ürkeklik, üstünkörü üşengeçliklerin üzüntüsüyüm..üstünde üşürken ümitler, ünlemlerdeki ürpertiyim..üstelik ücretliydi ürkek ünlemler..ünlü, ünsüz, ümitli, ümitsiz ürkütüyordu..üstüne üstlük üslupların üşüştüğü ütopyalarda üşengeçliklerimle üveydim.. 


vedalar vasat vukuatlarda..virane varlıklar vakitsiz..vaatler varken vahametlerde, varsayımsız vuslatlarım..vakitsiz vakaların varlığıyla vasıflanmış vahşetler..vasıfsız vazgeçmelerin vazifesi vurgunlar..vaziyet vahim, vebali vicdan..vedalarda vefalar vekaleten varken, vesveselerin virajlarındayım, vurdumduymazlıklar vuslatım..


yazgılar yüzleşiyor yalnızlıklarda..yokluklar yabancı yarenlere..yağmurlar yağarken yorgunluklara, yalnızca yakarıştım..yabancılaşmış yadırgamalar yaftalamaların yağcılığında..yağmurlar yağmalamış yersiz yurtsuz yalanları..yakınlaşmaların yalınlığında yangınlar, yanıltıcı yapaylıklar yozlaşmış yarenlerde, yargısız yasaklanmış yaşamak, yanılmışım..yenilgileri yeğliyorum yıpranmış yeniliklere, yorgunluğum yobazların yumruğu, yıkılmışım.. 


zihinler zorla zehirlenmiş..zindanlar zaferlerin ziyanı..zamansız zulümlerin zaruretlerinde, zekanin zaafıyım..zahmetsiz zalimlikler zaptediyor zamanı..zayıflıklar zedeliyor zihinleri zalimce..zevklerin zerkedildiği zenginlikler zikrediliyor ziyaretlerde, zorbalıkla zincirlenmişim..