Now here you go again, you say
You want your freedom
Well who am I to keep you down
It's only right that you should
Play the way you feel it
But listen carefully to the sound
Of your loneliness
Like a heartbeat drives you mad
In the stillness of remembering what you had
And what you lost, and what you had, and what you lost
Thunder only happens when it's raining
Players only love you when they're playing
Say women they will come and they will go
When the rain washes you clean, you'll know, you'll know
Now here I go again, I see the crystal visions
I keep my visions to myself, it's only me
Who wants to wrap around your dreams and,
Have you any dreams you'd like to sell?
Dreams of loneliness,
Like a heartbeat, drives you mad
In the stillness of remembering, what you had,
And what you lost and what you had and what you lost
Thunder only happens when it's raining
Players only love you when they're playing
Say, women, they will come and they will go
When the rain washes you clean, you'll know
Thunder only happens when it's raining
Players only love you when they're playing
Say, women, they will come and they will go
When the rain washes you clean, you'll know
You'll know, you will know, you'll know
28 Mayıs 2014 Çarşamba
16 Mayıs 2014 Cuma
Garajımdaki Ejder
Varsayın çok ciddi bir iddiada bulunuyorum. Hayatınızın fırsatlarından birini sunuyorum. Size hakkında binlerce hikaye yazılmış ama asla kimsenin göremediği ejderhalardan bir tanesini gösterebileceğimi söylüyorum. “Haydi Göster!” diyorsunuz, ben de sizi garajıma kadar götürüyorum. İçeride bir merdiven, boş boya tenekeleri ve eski bir üç tekerli bisiklet var ama ejder yok. “Hani bu ejder nerede?” diye soruyorsunuz.
“İşte tam orada” diyerek , ileride bir yeri işaret ediyorum. “Söylemeyi unutmuş olmalıyım , o görünmez bir ejder“
Ejderin ayak izlerini görebilmek için yere un serpmeyi öneriyorsunuz.
“İyi fikir” diyorum , “ama bu ejder havada uçuyor“
O halde görünmez alevini saptamak için kızılötesi alıcı kullanmaya kalkıyorsunuz.
“İyi fikir ama bu görünmez alevin ısısı da yok.“
Peki öyleyse, siz de sprey boya sıkarak ejderi görünür yaparsınız.
“İyi olurdu ama bu ejderin cismi de yok ki! Boya tutmaz.“
Bana önerebileceğiniz daha çok yöntem var. Ancak önerdiğiniz her türlü fiziksel testi, neden işe yaramayacağını açıklayan bir bahane ile savuşturabilirim.
Peki, ısısız alev püstürten , görünmez , cisimsiz , havada uçan bir ejder ile aslında hiç var olmayan bir ejder arasında ne fark var? Savımı çürütmenin , aksini göstermenin bir yolu yoksa, ejderimin var olduğunu söylemenin ne anlamı var? Hipotezimi geçersiz kılma yeterliliğinden yoksun olmanız ile doğru olduğunun kanıtlanması arasında çok fark var. Denenemeyen iddialar, çürütülmeye karşı bağışıklığı olan önermeler bize esin vermek ya da merakımızı uyandırmak bakımından ne türlü bir değere sahip olurlarsa olsunlar, gerçekliğe uygunluk terazisinde ağırlıkları sıfırdır. Bu durumda, ejder konusunda sizden isteyebileceğim tek şey kanıt olmadığına göre, benim dememe bakarak bana inanmanız.
Garajımda bir ejder olduğu yolundaki ısrarımdan yola çıkarak varabileceğiniz tek sonuç, kafamın içinde komik bazı fikirlerin barınmakta olduğudur. Hiç bir fiziksel testin uygulanamadığı bu sava beni inandıranın ne olduğunu merak edersiniz. Gördüğümün bir düş ya da sanrı olması olasılığı geçer aklınızdan. Peki ama neden bunu ciddiye alıyorum? Belki de yardıma gereksinmem vardır. En azından, insanın yanılabilme payını hafife almış olabilirim.
Varsayalım ki yaptığınız testlerin tümü başarısız olmasına karşın, iyi niyetinizi yitirmeyecek denli duyarlı davranıyorsunuz. Yani, garajımda alev soluyan bir ejder olması fikrini hemen reddetmiyorsunuz. Yalnızca, aklınızın bir köşesine kaldırıyorsunuz. Mevcut kanıt aksini gösterse de, yeni bir veri elde edecek olmanız durumunda inceleyip ikna edici olup olmadığına bakmaya hazırsınız. Kuşkusuz, bana inanmadığınız için kendimi hakarete uğramış saymam size haksızlık olur; sırf İskoç mahkemelerinin söyleminde yer alan “kanıtlanamamıştır” hükmüne vardığınız için sizi can sıkıcı ya da düş gücünden yoksun olmakla suçlamak da öyle.
Diyelim ki işler tersi yönde gelişti. Tamam, ejder görünmez; ama yere döktüğünüz unun üzerinde ayak izleri bıraktığını görebiliyorsunuz. Kızıl ötesi alıcı, normalin üzerinde sinyal alıyor. Sıktığınız sprey boya, havada ileri geri sallanan ejder başını gözler önüne seriyor. Ejderlerin -bırakınız görünmez olanlarını- varlığı konusunda ne denli kuşkucu olursanız olun , şimdi kabul etmelisiniz ki garajda bir şeyin varlığı söz konusu ve ilk bakışta görünmez, alev soluyan bir ejder olduğunu düşündürüyor.
Şimdi bir başka senaryo yazalım: Diyelim ki ejderin varlığında söz eden yalnızca ben değilim. Diyelim ki aramızda birbirlerini tanımadıklarından emin olduğunuz kişiler de olmak üzere,tanıdığınız bir grup insan olarak size garajlarımızda birer ejder olduğunu söyleyip duruyoruz. Ne var ki hiç birimiz geçerli bir kanıt gösteremiyoruz. Hepimiz de size, fiziksel kanıtın desteğinden yoksun böylesine garip bir durumun varlığına ikna olmuş olmaktan son derece rahatsız olduğumuzu söylüyoruz. Hiç birimiz deli değiliz. Dünyanın heryerinde insanların garajlarında görünmez ejderler saklı olabileceği, bizimse daha yeni yeni fark ettiğimiz konusunda spekülasyonlar yapıyoruz. Doğru olmamasını yeğleyeceğimi söylüyorum size. Ama ejderler ilişkin tüm o eski Avrupa ve Çin öyküleri söylence değildi belki de …
Una ejder ayağı büyüklüğünde ayak izleri alındığı yolunda raporlar gelmeye başlaması memnun edici değil mi? Demek ki aynı şey başkalarının da başına gelmiş. Ne var ki ortamda kuşkucu bir bilim adamı varken yere serpilen unlarda bir değişiklik gözlenemiyor.Alternatif bir açıklama çıkıyor: Yakından incelendiğinde , ayak izlerinin sahte olabileceği anlaşılıyor. Ancak, bir başkası çıkıp, yanık parmağını göstererek ejderin üzerine doğru alev püskürttüğünden yakınıyor. Ama başka olasılıklar da var. İnsanın parmağını, görünmez ejderlerin soluğundan başka alev kaynaklarıyla yakabileceğini biliyoruz sanırım. Bu tür bir “Kanıt” -ejderin varlığına inanlar ne denli güçlü bulurlarsa bulsunlar- ikna edici olmaktan çok uzak. Bir kez daha , duyarlı tek yaklaşım, ejder hipotezini reddetmek; gelecekte sunulması olası fiziksel veriye açık kapı bırakmak ve aklı başında olduğu ortada bunca insanın aynı garip yanılgıya kapılmasının nedenini araştırmak olacak.
-Carl Sagan
“İşte tam orada” diyerek , ileride bir yeri işaret ediyorum. “Söylemeyi unutmuş olmalıyım , o görünmez bir ejder“
Ejderin ayak izlerini görebilmek için yere un serpmeyi öneriyorsunuz.
“İyi fikir” diyorum , “ama bu ejder havada uçuyor“
O halde görünmez alevini saptamak için kızılötesi alıcı kullanmaya kalkıyorsunuz.
“İyi fikir ama bu görünmez alevin ısısı da yok.“
Peki öyleyse, siz de sprey boya sıkarak ejderi görünür yaparsınız.
“İyi olurdu ama bu ejderin cismi de yok ki! Boya tutmaz.“
Bana önerebileceğiniz daha çok yöntem var. Ancak önerdiğiniz her türlü fiziksel testi, neden işe yaramayacağını açıklayan bir bahane ile savuşturabilirim.
Peki, ısısız alev püstürten , görünmez , cisimsiz , havada uçan bir ejder ile aslında hiç var olmayan bir ejder arasında ne fark var? Savımı çürütmenin , aksini göstermenin bir yolu yoksa, ejderimin var olduğunu söylemenin ne anlamı var? Hipotezimi geçersiz kılma yeterliliğinden yoksun olmanız ile doğru olduğunun kanıtlanması arasında çok fark var. Denenemeyen iddialar, çürütülmeye karşı bağışıklığı olan önermeler bize esin vermek ya da merakımızı uyandırmak bakımından ne türlü bir değere sahip olurlarsa olsunlar, gerçekliğe uygunluk terazisinde ağırlıkları sıfırdır. Bu durumda, ejder konusunda sizden isteyebileceğim tek şey kanıt olmadığına göre, benim dememe bakarak bana inanmanız.
Garajımda bir ejder olduğu yolundaki ısrarımdan yola çıkarak varabileceğiniz tek sonuç, kafamın içinde komik bazı fikirlerin barınmakta olduğudur. Hiç bir fiziksel testin uygulanamadığı bu sava beni inandıranın ne olduğunu merak edersiniz. Gördüğümün bir düş ya da sanrı olması olasılığı geçer aklınızdan. Peki ama neden bunu ciddiye alıyorum? Belki de yardıma gereksinmem vardır. En azından, insanın yanılabilme payını hafife almış olabilirim.
Varsayalım ki yaptığınız testlerin tümü başarısız olmasına karşın, iyi niyetinizi yitirmeyecek denli duyarlı davranıyorsunuz. Yani, garajımda alev soluyan bir ejder olması fikrini hemen reddetmiyorsunuz. Yalnızca, aklınızın bir köşesine kaldırıyorsunuz. Mevcut kanıt aksini gösterse de, yeni bir veri elde edecek olmanız durumunda inceleyip ikna edici olup olmadığına bakmaya hazırsınız. Kuşkusuz, bana inanmadığınız için kendimi hakarete uğramış saymam size haksızlık olur; sırf İskoç mahkemelerinin söyleminde yer alan “kanıtlanamamıştır” hükmüne vardığınız için sizi can sıkıcı ya da düş gücünden yoksun olmakla suçlamak da öyle.
Diyelim ki işler tersi yönde gelişti. Tamam, ejder görünmez; ama yere döktüğünüz unun üzerinde ayak izleri bıraktığını görebiliyorsunuz. Kızıl ötesi alıcı, normalin üzerinde sinyal alıyor. Sıktığınız sprey boya, havada ileri geri sallanan ejder başını gözler önüne seriyor. Ejderlerin -bırakınız görünmez olanlarını- varlığı konusunda ne denli kuşkucu olursanız olun , şimdi kabul etmelisiniz ki garajda bir şeyin varlığı söz konusu ve ilk bakışta görünmez, alev soluyan bir ejder olduğunu düşündürüyor.
Şimdi bir başka senaryo yazalım: Diyelim ki ejderin varlığında söz eden yalnızca ben değilim. Diyelim ki aramızda birbirlerini tanımadıklarından emin olduğunuz kişiler de olmak üzere,tanıdığınız bir grup insan olarak size garajlarımızda birer ejder olduğunu söyleyip duruyoruz. Ne var ki hiç birimiz geçerli bir kanıt gösteremiyoruz. Hepimiz de size, fiziksel kanıtın desteğinden yoksun böylesine garip bir durumun varlığına ikna olmuş olmaktan son derece rahatsız olduğumuzu söylüyoruz. Hiç birimiz deli değiliz. Dünyanın heryerinde insanların garajlarında görünmez ejderler saklı olabileceği, bizimse daha yeni yeni fark ettiğimiz konusunda spekülasyonlar yapıyoruz. Doğru olmamasını yeğleyeceğimi söylüyorum size. Ama ejderler ilişkin tüm o eski Avrupa ve Çin öyküleri söylence değildi belki de …
Una ejder ayağı büyüklüğünde ayak izleri alındığı yolunda raporlar gelmeye başlaması memnun edici değil mi? Demek ki aynı şey başkalarının da başına gelmiş. Ne var ki ortamda kuşkucu bir bilim adamı varken yere serpilen unlarda bir değişiklik gözlenemiyor.Alternatif bir açıklama çıkıyor: Yakından incelendiğinde , ayak izlerinin sahte olabileceği anlaşılıyor. Ancak, bir başkası çıkıp, yanık parmağını göstererek ejderin üzerine doğru alev püskürttüğünden yakınıyor. Ama başka olasılıklar da var. İnsanın parmağını, görünmez ejderlerin soluğundan başka alev kaynaklarıyla yakabileceğini biliyoruz sanırım. Bu tür bir “Kanıt” -ejderin varlığına inanlar ne denli güçlü bulurlarsa bulsunlar- ikna edici olmaktan çok uzak. Bir kez daha , duyarlı tek yaklaşım, ejder hipotezini reddetmek; gelecekte sunulması olası fiziksel veriye açık kapı bırakmak ve aklı başında olduğu ortada bunca insanın aynı garip yanılgıya kapılmasının nedenini araştırmak olacak.
-Carl Sagan
19 Nisan 2014 Cumartesi
Kutsal Saçmalık
Saçmalık konusuna gelince, iş adamı din adamıyla aşık atamaz. Çünkü, şunu söylemeliyim ki dostlar, konu saçmalık olunca, ama en büyük, rakip tanımaz, gerçek saçmalık olunca, bütün rakipleri arasında dine hak ettiği ...yeri açmamız gerekiyor. Din rakipsiz bu konuda. Din, açıkça tüm zamanların en saçma hikayesine sahip. Düşünün. Din, insanları ciddi ciddi ikna etmiştir ki, gökte yaşayan ve her günün her dakikası, yaptığınız her şeyi izleyen bir görünmez adam var. Ve bu görünmez adamın, yapmanızı istemediği şeylerden oluşan 10 maddelik bir listesi var. Eğer bu listedeki herhangi bir şeyi yaparsanız, sizi ateşle, dumanla, ve işkenceyle dolu bir yere sonsuza dek yaşamaya gönderecek. Zamanın sonuna kadar yanarak, boğularak, çığlık atarak acı çekin diye. Fakat, bu görünmez adam sizi seviyor! Sizi seviyor ve paraya ihtiyacı var! Her şeye gücü yetiyor, her açıdan mükemmel ama her nasılsa şu para işini bir türlü beceremiyor. Din her yıl milyonlarca dolarlık masraf yaratır, sıfır vergi öder ve her zaman biraz daha fazla paraya ihtiyacı vardır. Fakat bir şeyi bilmenizi istiyorum. Bu ciddi. Tanrı’ya inanma konusuna gelince dostlar, inanın çok denedim. Fakat ne kadar uzun yaşar, ne kadar çok şey görürseniz, bir şeylerin yanlış olduğunu o kadar fark ediyorsunuz. Savaş, salgın hastalık, ölüm, yıkım, açlık, fakirlik, işkence, suç, çürümüşlük, kokuşmuşluk, vs. Bu tabloda kesinlikle yanlış olan bir şeyler var. Bu iş pek başarılı bir iş değil. Eğer bu tanrının yapabileceğinin en iyisiyse, pek etkilenmediğimi söylemeliyim. Her şeye kadir bir varlığın elinden bu tür sonuçlar çıkmamalı. Bu sonuçlar, daha çok işinden bezmiş aksi bir devlet memurunun yapacağı türde bir işe benziyor. Ve aramızda kalsın, adilce yönetilen bir evrende bu herif çoktan işten atılmış olurdu. Bu arada, bu herif diyorum, çünkü inanıyorum ki, sonuçlara bakıldığında, eğer tanrı varsa bir erkek olmalı. Hiçbir kadın işleri bu kadar alt üst edemezdi. Bu yüzden, eğer tanrı varsa, çoğu aklı başında kişi sanırım bana katılırdı ki, o kadar güçlü olmamalı. Ya da, belki umurunda değil hiç birşey. Ki bu özelliği de takdir ederim bir insanda. Ve bunca kötü sonucu da açıklar bu durum. Bu yüzden, tüm bunların, güçsüz veya hiç bir şeyi umursamayan bir baba modeli tarafından yaratıldığına inanan bir dindar robot olmaktansa, tapacak başka bir şey aramaya başladım. Gerçekten güvenebileceğim bir şey. Ve hemen, güneşi buldum. Aniden oluverdi. Bir gecede bir güneşe tapar olup çıktım. Yani gece değil, güneşi gece göremezsiniz ama sabah kalkar kalkmaz bir güneşe tapar oldum. Pek çok sebep yüzünden. Her şeyden önce, güneşi görebilirsiniz, haksız miyim? Akla gelebilecek diğer bazı tanrılardan farklı olarak, güneşi gerçekten görebilirsiniz. Bu benim için önemli. Eğer bir şeyi görebiliyorsam, güvenilirliği artıyor gözümde, bilmem anlatabiliyor muyum? Her gün güneşi görebiliyorum ve bana ihtiyacım olan her şeyi veriyor; sıcaklık, ışık, yiyecek, parktaki çiçekler, göldeki yansımalar, arada bir de deri kanseri. Ama olur o kadar. Hiç olmazsa, çarmıha germeler yok ve insanları sırf bizimle aynı fikirde değiller diye ateşe göndermiyoruz. Güneşe taparlık basit bir inanç. İçinde gizem yok, mucizeler yok, para isteyen yok, şarkı öğrenmek gerekmiyor ve haftada bir toplanıp kıyafet karşılaştırmak için ayrılmış bir özel binamız yok. Ve güneş hakkında en güzel şey, bana hiçbir zaman değersiz olduğumu söylememesi. Bana kurtarılması gereken kötü bir insan olduğumu söylemez hiç. Nazik olmayan tek bir söz bile söylemedi şimdiye dek. Bana iyi davranır. Bu yüzden güneşe tapınırım. Ama dua ettiğimde güneşe dua etmem. Neden mi? Çünkü arkadaşlığımızı kötüye kullanmak istemem. Hoş bir şey değil bu. İnsanların tanrıya çok kaba davrandığını düşünmüşümdür çoğu kez. Bana katılmaz mısınız bu konuda? Her gün trilyonlarca dualar, iyilik istemeler, yalvarmalar. Şunu yap, bunu ver, yeni bir araba lazım bana, daha iyi bir iş istiyorum. Ve çoğu dua da Pazar günü yapılır. Adamın boş gününde. Nazik değil bu. Bir arkadaşa böyle davranılmaz. Fakat insanlar dua ederler, öyle değil mi? Ve pek çok değişik şeyler için dua ederler. Kardeşinizin ameliyata ihtiyacı vardır, öbür kardeşiniz tutuklanmıştır. Ya da aşağıdaki dükkanda çalışan kızıl saçlıyı yatağa atmak istersiniz. Bunun için dua edilmeli mi? Herhalde etmekten başka çare yok. Ve bence, bunda garip bir şey yok. İstediğiniz her şey için dua edebilirsiniz. Fakat, peki tanrının evrenle ilgili planına ne oldu o zaman? Hatırlasanıza. Kutsal plan. Uzun zaman önce, tanrı bir kutsal plan yaptı. Üzerinde bayağı düşündü, iyi bir plan olduğuna karar verdi ve uygulamaya koydu. Ve milyarlarca yıldır bu plan iyi kötü işliyor. Fakat şimdi sen gelip bir şey için dua ediyorsun. Farz et ki istediğin şey bu planda yok? Şimdi ne yapmasını istiyorsun adamın? Planını mi değiştirsin? Sadece senin için mi? Bu biraz kibirli bir tavır olmuyor mu? Kutsal plan o. Eğer cebine 2 dolarlık dua kitabını yerleştirmiş her salak kalkıp senin planını bozabiliyorsa, tanrı olmanın anlamı ne? Ve başka bir şey daha. Düşünün ki, dualarınız yerine gelmedi. Ne dersiniz? “Valla, bu tanrının isteği olmalı”. Peki, bu tanrının isteği ama o zaten ne istiyorsa onu yapacağına göre, o zaman dua etmenin anlamı ne? Bana boş bir çaba gibi geliyor. Bu dua kısmını atlayıp doğrudan onun isteği desek olmaz mı? Her neyse. Karışık mesele. Bu yüzden, tüm bunların önüne geçmek için güneşe tapmaya karar verdim. Fakat dediğim gibi, güneşe dua etmem. Kime dua ederim biliyor musunuz, Joe Pesci’ye. İki sebeple: Birincisi, bence iyi bir aktör. Bu önemli. İkincisi, iş halledebilecek türde birine benziyor. Öyle boş yere oyalamaz adamı Joe Pesci. Aslında, Joe Pesci, tanrının beceremediği 1-2 konuda başarılı oldu bile. Yıllarca, tanrıdan köpeği havlayıp duran gürültücü komşum konusunda bir şeyler yapmasını isteyip durdum. Joe Pesci tek ziyarette herifi yola getirdi. Bir beyzbol sopasıyla neler yapılabileceği çok garip. Bu yüzden yaklaşık bir yıldır Joe’ya dua ediyorum şu anda. Ve bir şey fark ettim. Tanrıya zamanında ettiğim dualar ve Joe Pesci’ye ettiğim dualar, aşağı yukarı % 50 gibi bir oranla yerine geliyor. Yarısında istediğimi alıyorum, diğer yarısında alamıyorum. Aynı tanrı gibi: 50- 50. Aynen dört yapraklı yonca ve at nalı gibi, dilek kuyusu ve tavşan ayağı gibi. Mojo adamı gibi, bir keçinin testislerini sıkarak bana geleceğimi söylemeye çalışan Voodoo büyücüsü falcı kadın gibi: 50-50. Yani, batıl inancınızı seçin, arkanıza yaslanın, bir dilek dileyin ve keyfinize bakin. Ve incile ahlaki hikayeler ve dersler için bakanlarınıza da birkaç başka hikaye önerebilirim. Üç küçük domuz hikayesi mesela. Pek fena değil. Güzel bir mutlu sonu var. Eminim seveceksiniz. Ya da kırmızı başlıklı kız, her ne kadar kötü kurdun büyükanneyi yediği bir kısmı varsa da o da fena değil. Ki benim umurumda da değil bu kısım. Ve sonuç olarak, Humpty Dumpty hikayesinde de oldukça iyi bir ahlaki değer görmüşümdür. En sevdiğim kısmı ne biliyor musunuz “Kralın bütün atları ve adamları Humpty Dumpty’yi bir araya getirmeyi beceremiyorlar”. Çünkü Humpty Dumpty yok, tanrı da yok. Tek bir tane bile yok ve hiçbir zaman da olmadı. Hatta, şöyle söyleyeyim. Eğer tanrı varsa, şu seyircileri çarpsın ve öldürsün! Gördünüz mü? Bir şey olmadı. Hiç birşey olmadı. Herkes sağlıklı. Hatta, şunu söyleyeyim, biraz iddiayı yükselteceğim. Eğer tanrı varsa, şu anda beni çarpıp öldürsün! Bakın yine bir şey olmadı. O, bir dakika, bacağımda bir kramp var. Ve testislerim acıyor. Artı, kör oldum. Ah, kör oldum. Yok şimdi yine iyiyim. Herhalde Joe Pesci’ydi bunu yapan. Tanrı Joe Pesci’yi kutsasın. Hepinize çok teşekkürler. Joe sizi kutsasın!
-George Carlin
-George Carlin
28 Mart 2014 Cuma
Buflesco
Mary yine gecenin bir yarısında yatağından gizlice kalkıp odasından kıyafetlerini, çantasını alıyor ve ses çıkarmadan giyinmek için yan odaya doğru sessiz adımlarla ilerliyor. Ben, gözlerimi kısık bir şekilde açarak bu utanç verici tabloyu yaşamamayı istiyorum ve rüya olmasını dileyip gözlerimi tekrar kapatıyorum.
Neler karıştırdığını öğrenmeyi kafama koyuyorum, ‘’bu sefer ne bok yediğin bulacaksın’’ diyorum kendime ve evden çıkmasını bekliyorum. Kapı aralığından bakarken çok severek aldırdığı koyu kırmızı rujunu özenle sürdüğünü görebiliyorum ve bekliyorum.
Hazırlığını bitiriyor, ona geçen noel gecesi aldığım kürkü giyiyor ve kapıyı sessizce kapatıp o soğuk aralık gece yarısında evden korkak adımlarla uzaklaşıyor. Bense kapı sesini duyar duymaz ceketimi kapıyorum, altımdaki koyu yeşil pijamanın altına botlarımı giyerek evden çıkıyorum ve karımın peşine koyuluyorum. Haliyle sokakta kimse yok, gecenin bir vakti, hava buz gibi. Ben soğuğu hissetmiyorum bile, içimde yoğun kan akışının verdiği çok derin bir sıcaklık var. Damarlarımdaki hareket halindeki kanın sıcaklığını hissedebiliyorum.
Buz mavisi bir spor araba geliyor sokağın başından, gecenin şanslı adayı bu olmalı herhalde. Mary, karşıdaki yola geçerken caddenin tam ortasında duruveriyor aniden. Sağ elini havaya kaldırıyor ve arabanın gelmesi için işaret ediyor. Buz mavisi araba Mary’nin yanında duruyor, içindeki seri katil suratlı bir herif var. Bıyıklarının uçları çenesine kadar iniyor. Sanki hapishaneden yeni kaçmış ve yıllar sonra seks yapmak istercesine Mary'ye bakıyor ve sohbet etmeye başlıyorlar. Bense arabamla takip edebilmek için hemen evimin bahçesine doğru koşuyorum. Koşarken komşumuz Frances'i görüyorum, deliymişim gibi bakıyor bana. Durumu izah etmemek için kafamı çeviriyorum ve koşmaya devam ediyorum. Arabamı görebiliyorun, araba kapısına anahtarı sokmaya çalışıyorum, telaştan yedinci denememde anca sokabiliyorum. Hemen bir şekilde arabayı çalıştırıyorum ve o lanet yere doğru sürüyorum. Arabamla giderken Frances'in donuk suratını görüveriyorum aniden, ölü gibi bakıyor bana ve hiç hareket etmiyor, ruh gibi. Devam ediyorum sürmeye. Caddenin tam ortasını görebiliyorum sanki...
Hala konuşmaları devam ediyor. Lanet olsun, Mary o seri katil suratlı herifle konuşurken kahkahalara boğuluyor ve durmadan sağ eliyle adamın omzunu okşuyor. o iyi bir kadındı... Mary buz mavisi arabaya atlıyor ve buflesco caddesine doğru ilerliyorlar.
Sigarayı tam 9 ay önce bıraktım. Mary, içmemden nefret ediyordu, devamlı zararlarından bahsediyordu. Arabala takip ederken torpido gözünü açtım ve William S. Burroughs kitabı arasından içinde üç adet sigara kalan yıpranmış sigara paketini çıkardım. Bir tek alıp yakım ve usulca arabayı sürmeye devam ettim.
Buz mavisi araba green house adındaki ıssız pansiyonun önünde durdu, ben de arabamı kuytu bir yere çektim ve çıkıp onları izlemeye devam ettim. Arabadan indiler ve otel lobisine doğru ilerlediler. Takibe sessiz adımlarla devam ettim....
to be continued...
Tarih, 21 Aralık Cuma günü. Saat 01.07.
Göz kapaklarım kapalı, burnuma çürük vişne ve viski kokusu geliyor. Başımda inanılmaz bir ağrı var ve dirseğimin acıdığını hissediyorum. Gözlerimi açmaya çalışıyorum, zorlanıyorum. Sol gözüm yarım açılıyor, buğulu bir pencere camından bakarcasına önümde esmer, kırmızı rujlu bir hatun görüyorum. Hala nerede olduğumu anlamış değilim. Diğer gözümü açarken ellerimi hareket ettiremediğimi fark ediyorum. Bir sandalyeye bağlanmışım, ellerimi bağladıkları ip tahriş etmiş olabilir, kıpkırmızılar tahminimce, kiraz gibi. Tanrım, ne diyorum ben. Gözümü açtıktan sonra koluma bakıyorum, kanıyor. Bıçak yarası gibi gözüküyor ve leş gibi viski kokuyorum. Bulunduğum yer eski bir bodrum katı olmalı ve çürük vişne kokuyor.
Karşımdaki esmer hatun bana bakarak gülüyor, bacaklarını ayırıyor ve elindeki kırmızı elmasından koca bir ısırık alıyor. Dikkatlice onu seyrediyorum ve tam konuşacakken ağzımın gri bir koli bandı ile bağlandığını görüyorum. Yukarıdan müzik ve çığlık sesleri geliyor, üst kattaki enerjiyi hissedebiliyorum. Bir barın bodrum katında olmalıyım. Asıl soru; burada ne işim var? İnanın neden burada olduğuma dair hiçbir fikrim yok. Ben sadece iş arkadaşlarımla bir kaç bira içmek için dışarı çıkmıştım.
Neler karıştırdığını öğrenmeyi kafama koyuyorum, ‘’bu sefer ne bok yediğin bulacaksın’’ diyorum kendime ve evden çıkmasını bekliyorum. Kapı aralığından bakarken çok severek aldırdığı koyu kırmızı rujunu özenle sürdüğünü görebiliyorum ve bekliyorum.
Hazırlığını bitiriyor, ona geçen noel gecesi aldığım kürkü giyiyor ve kapıyı sessizce kapatıp o soğuk aralık gece yarısında evden korkak adımlarla uzaklaşıyor. Bense kapı sesini duyar duymaz ceketimi kapıyorum, altımdaki koyu yeşil pijamanın altına botlarımı giyerek evden çıkıyorum ve karımın peşine koyuluyorum. Haliyle sokakta kimse yok, gecenin bir vakti, hava buz gibi. Ben soğuğu hissetmiyorum bile, içimde yoğun kan akışının verdiği çok derin bir sıcaklık var. Damarlarımdaki hareket halindeki kanın sıcaklığını hissedebiliyorum.
Buz mavisi bir spor araba geliyor sokağın başından, gecenin şanslı adayı bu olmalı herhalde. Mary, karşıdaki yola geçerken caddenin tam ortasında duruveriyor aniden. Sağ elini havaya kaldırıyor ve arabanın gelmesi için işaret ediyor. Buz mavisi araba Mary’nin yanında duruyor, içindeki seri katil suratlı bir herif var. Bıyıklarının uçları çenesine kadar iniyor. Sanki hapishaneden yeni kaçmış ve yıllar sonra seks yapmak istercesine Mary'ye bakıyor ve sohbet etmeye başlıyorlar. Bense arabamla takip edebilmek için hemen evimin bahçesine doğru koşuyorum. Koşarken komşumuz Frances'i görüyorum, deliymişim gibi bakıyor bana. Durumu izah etmemek için kafamı çeviriyorum ve koşmaya devam ediyorum. Arabamı görebiliyorun, araba kapısına anahtarı sokmaya çalışıyorum, telaştan yedinci denememde anca sokabiliyorum. Hemen bir şekilde arabayı çalıştırıyorum ve o lanet yere doğru sürüyorum. Arabamla giderken Frances'in donuk suratını görüveriyorum aniden, ölü gibi bakıyor bana ve hiç hareket etmiyor, ruh gibi. Devam ediyorum sürmeye. Caddenin tam ortasını görebiliyorum sanki...
Hala konuşmaları devam ediyor. Lanet olsun, Mary o seri katil suratlı herifle konuşurken kahkahalara boğuluyor ve durmadan sağ eliyle adamın omzunu okşuyor. o iyi bir kadındı... Mary buz mavisi arabaya atlıyor ve buflesco caddesine doğru ilerliyorlar.
Sigarayı tam 9 ay önce bıraktım. Mary, içmemden nefret ediyordu, devamlı zararlarından bahsediyordu. Arabala takip ederken torpido gözünü açtım ve William S. Burroughs kitabı arasından içinde üç adet sigara kalan yıpranmış sigara paketini çıkardım. Bir tek alıp yakım ve usulca arabayı sürmeye devam ettim.
Buz mavisi araba green house adındaki ıssız pansiyonun önünde durdu, ben de arabamı kuytu bir yere çektim ve çıkıp onları izlemeye devam ettim. Arabadan indiler ve otel lobisine doğru ilerlediler. Takibe sessiz adımlarla devam ettim....
to be continued...
Tarih, 21 Aralık Cuma günü. Saat 01.07.
Göz kapaklarım kapalı, burnuma çürük vişne ve viski kokusu geliyor. Başımda inanılmaz bir ağrı var ve dirseğimin acıdığını hissediyorum. Gözlerimi açmaya çalışıyorum, zorlanıyorum. Sol gözüm yarım açılıyor, buğulu bir pencere camından bakarcasına önümde esmer, kırmızı rujlu bir hatun görüyorum. Hala nerede olduğumu anlamış değilim. Diğer gözümü açarken ellerimi hareket ettiremediğimi fark ediyorum. Bir sandalyeye bağlanmışım, ellerimi bağladıkları ip tahriş etmiş olabilir, kıpkırmızılar tahminimce, kiraz gibi. Tanrım, ne diyorum ben. Gözümü açtıktan sonra koluma bakıyorum, kanıyor. Bıçak yarası gibi gözüküyor ve leş gibi viski kokuyorum. Bulunduğum yer eski bir bodrum katı olmalı ve çürük vişne kokuyor.
Karşımdaki esmer hatun bana bakarak gülüyor, bacaklarını ayırıyor ve elindeki kırmızı elmasından koca bir ısırık alıyor. Dikkatlice onu seyrediyorum ve tam konuşacakken ağzımın gri bir koli bandı ile bağlandığını görüyorum. Yukarıdan müzik ve çığlık sesleri geliyor, üst kattaki enerjiyi hissedebiliyorum. Bir barın bodrum katında olmalıyım. Asıl soru; burada ne işim var? İnanın neden burada olduğuma dair hiçbir fikrim yok. Ben sadece iş arkadaşlarımla bir kaç bira içmek için dışarı çıkmıştım.
1 Ocak 2014 Çarşamba
Boşluk
anlamalıydım azaltmayacağını acılarımı ayrılıkların..aksine arttıyordu ağrılarımı ardımdaki apansız aşklar..akıl almaz adanmışlıklar aktıkça anılarımdan, ağlamıyordum ancak anlıyordum..ay'ın aksi aktıkça arasından ağaçların, algılarımdı ayıran anlamlarımdan..ayazlarda açan akasyaların aynasıydı avurtlarım, alnımda artık anlamsızlaşmış anların atlasıydı ayrıntılar..
belkilerim beni bekleyen bilmezlerim..biraz buruk biraz boşvermiş..bilinmezler buluşurken başucumda, bezginliklerim beni beklemiş..boşluklarım basiretsiz biçimlenmiş barikatlar belki de..borçlanmışım bilindik bencilliklere..beynim bağımsızlığını bildirmiş, bilincim biçare..bir buseyi beklerken bahtiyarlığı bilmeye, bin beddua beni biçimlendirmiş..
cevaplarım canımdan candı..cümlelerim cansız cehennem..cennettim cehalet..canan canken cigaramda, cemali cinnet! ceketimin cebinde cefalarımla, cansız cahillerin cürümleriyle cezalandırılan cadıyım..canayakınlığımın canı cehenneme! candanlık caydırıcı cümlelerde, celladımla cebelleşirken cesaretin celselerinde, cenazemle cüretkarım....
çağırıyor çanları çaresizliğin..çırpınışlar çamura çalmak..çaktırmadan çalabilsem çorak çöllerin çelişkisini, çekindiğim çetrefilli çevrelere çakmak çakmak çatamadan, çıkarcı çıyanları çırılçıplak çizebilsem..çiçeklerim çürümüş çorak çayırlarda, çirkeflik çökmüş çabalarıma..çabucak çekip çıkarılmamışım çakalların çukurundan.. çağrılmamışım çağlayanların çağıltısına, çakıllarla çarpışmamışım..
derinde duran dargınlıklarım, dünyaya düşmanlığımdan..düşününce doğru dürüst dertlerimi, devalar duyulmayan dualarım..deva dağlarım dağılmış, derman dallarım derbeder, dalgalandıkça duygularım dalgınlaşmışım..damarlarımda damla damla delilik dolaşıyor, daraltıyor durmadan değişen dengeler..davetliydim darmadağın delillere dayandırılan davalara, dinlenmeden değerlendirildiğimden derbederdim..
elimde eskimiş emekler..erdemlerim eşkiya! elbet eklenecek elde ettiklerim, emellerimin evraklarına..ebedi edepsizlerin eğlencesi egolar..ehemmiyetsiz efendilik esrarengiz eylemlerde..eksiltiyor eklenmemiş eleştiriler edimleri, el emeği eşyaların eskimesindeki emektarlık, engelliyor erginliği..etkileniyor en ehemmiyetsiz evhamla esenlikler, erteleniyor esaretin etkileri..
fakat farazi farkındalıklardır, fiili feryatlarım..fukara fenalıklardır..fark edilmemiş falsolarımın fahiş fiyatlarıyım..faturası faili facia falsoların faydasız faziletler..farkındalıklar fakirleştiriyordu falları, fedakarlıklar felçli felaketlerdi..fenası, fesatların feryatları ferahlatırken fırsatçıları, fikirleri fısıldamak formaliteydi..
gerçekler gerideyken, gülmeyen gözlerimdi..güneşin gördüğü gülün goncasıydı garipliklerim..gölgeler gönlümde gizliydi..gaddarların gafletinde gördüm gariplikleri, gamlandım gazapların galibiyetine..gayelerim gayriciddi, gayretlerim gayrimümkün..gece gündüz geciktikçe geleceğim, geçmişim gerçekdışı geliyor..gereksiz gerginlikler getiriyordu gizemli gardiyanlar, gülüşüm gizlice göçüyor..
hayallerimle hakikatlarım harmanlanırken, herkesin hiçliğine hayıflandım..hep hülyalarımken hazanlar, hüzünlerimin haritasinda haylazdım..hayatım hatalarımı haczediyordu, hafızam haddini halletmiş..hayinler hakaretlerini haykırdıkça halime, hikayem haksızlıkla helallenmiş..halbuki hançerlemedim hislerimi hayasızca, hapsetmedim haysiyetimi harap hatıralara..hasretim her halükarda heyecanlanmamdı hem..hırçın hiddetlerimle herkesi hırpaladım..
ışıklar ısıtırken ıssızlarımı, ılımlı ızdıraplarda ıslandım..ırmaklardaki ıhlamur, ısırgan, ırgatların ısrarlı ıslığıydım..ılıman ıstıraplarımdı ıraklaşan ırzımdan, ıskaladığım ısrarlarla ıssızlaştım..
iyiden iyiye isterken iyileşmeyi, ihtiyarlığımın imkansızlığıyla iddialaştım..iğne iplik inceliğine indirgenirken imgeler, insanlığıma içten içe isyanım..iadesiz ibatlerim icabsız icazetlerim..içgüdülerime içerledim içten içe..içimde içeriği isimsiz ispatlara, için için içerlemiş içtenliğim..içkiler içtim, irkildim idealize idalarla, işte ikilemlerimdi idamlarım, inandım..ifadelerde iftiralar, ihmallerde iftiharlar, intiharlar izbelerin izdüşümü, ispatlandım..iğreniyorum ihanetlerin ikiyüzlülüğünden, ilginç ilişkilerin iletişiminde iltihaplandım..
korkularım kaplarken kalbimi, kusursuz kelimelere kanmışım..karanlığı kan kokan kaçmalarında, kapıların karşımda kapanmasına kırılmışım..kaba kuvvetin kafamdaki karalamalarında kesinleşmemiş kanıtlarına kanmışım..kabahat kabiliyetsizliğimdi kabullenmişim..kabuslarımdan kaçabilmek kaderimden kaçmakmış..kahpe kader kahırlandırıyordu korlanmış kalbimi..kalabalıkların kalleşliği kırıyordu, keyfim kaçıyordu..küsüyordum kifayetsizce kendime, kan kusuyordum..keyfin kaybedildiğini keşfediyordum kısacık kızgınlıklarımda, kötülüklere kinleniyordum..
lakinlerimdi lafazanlarin lafları..lalettayin lüksümdü lokmalarım..lokallerdeki leylaklar, lağamdaki lavantalardım..laçkalaşmış lahzaların lalettayin lakırtılarıydım.. lakin lanetliydi laubali latiflerim..lekeliydi lisanım, liriklerim lime lime..lambalar loşlaşmış, limanlar lodosluydu..lütfenler lütufken, lügatlar lüzumsuzdu..
maaleseflerim manasizdi mutlak mağlubiyetlerimde..mısralarım muğlak..mazaretlerim mahkumken masallara, meskun mahallelerde mıhlandım..maceralarım mabetlerimdi manen maddeleştiğim..mağlubiyetlerim mağaralarımdı mahçupluklarımı maharetlendirdiğim..mahzun mahrumiyeletim mahkumlaştırılıyordu manidar mantıklarda..maskelerin maskaralaştığı meclislerde masumiyetin mahvoluşuna meraklandım..mucizeydi muğlak muhabbetlerin mutlulukla mukayesi, mutsuzlukta muvaffaklaştım..
nedensiz nefretlerim nüksetmişti..nüanslar nazarımda nafile..noktalarken netameli nesirlerimi, nezaketim nefssiz nihayetlerimdi..nadaslarımdı nadiren nükseden nedenli nedensiz nevrozlar..nefretim nihayetlendiriyordu neşeli nesirlerimi..nezaketen neticelenmiş nazireler nakşediyor nankörlüğü nasitleriyle..nefesim nabzım noksanlaşıyordu nevrotik nöbetlerimde..
oynadığım oyundu olmamış olaylar..okuduğum ozanlardı okulum..olmak olmamak olunca orantım, oysalarımdım, o'ydum..objeler odada odaklanınca olağandışı olaylara, olumsuzluklarla olanaksızlaştım..onursuz otoritelerin ortaklaşa onayladığı oylamalardı olgunluğum..okudum, oynadım, oyalandım..oysa ortadaydı omuzlandığım olasılıklarım, olduramadım..
özlemlerimdi özlediğim özümde..öykülerim öncesiz, ömrüm özensizdi..öfkelerim örterken öcümü, öylesine özürlerimdim..öbek öbek ödemleşmiş öçlerimin ödemeleri..ödlekliğimdi ödünç ödevlerimin ödeşmemiş öyküleri..öfkelerin öğreticiliğinde özürlerin öğrencisiydim..öncesiz önerilerin ölçüsüz önceliklerinde ölümlerin önderliğinde önsezilerimi örgütleyendim..
paranın parladığı piyeslerde, pekalalarım paslıydı..parçalanıyordu piyonlarım pazarlıklarda..patlarken palavralar pervasızca, paçavraydım..pahalı parçalar paketleniyordu, paspal pazarlıkların patronluğunda..pasif paydoslarda patlayan perdesiz pencerelerin paşasıydım..pisi pisine parlayan pıhtılaşmış pişmanlıklarımın plansız programlarıydım..
resimlerin raksı rüyalarımda.. riyalarim rollerim.. ruhumu rahatlatmak rezillikken, rekabetin refakatçisiyim.. rahatsız rağbetsizliklerin randevusunda, rakının refakatine razıyım..renkli resimlerin rehberliğinde, romanlardaki rollerin riyaklarlığıyım..
susmak sadece sabırdı sanki..sessizlik saygıydı sevgilere..sinsi silüetlerin saklandığı sabahlarda, sevinmiştim satılmamış sadakatlara..savrulmuştu sevdalar sağa sola..sonları suçlamak safça saldırganlıktı..sardıkça sisli seçimler sezgilerimi, seyrediyordu seyirciler sahneyi..sahnede sessizce sebepler süregelirken, sonuçlar susturuyordu seyredenleri..saçmalamaktı sinemi sevgi sözcüklerinden savuran..sonsuza sürüklenirken sahte sarhoşluklarım, sevinçler saklanmış sanrılarımdı!
şekilcilik şeytanlaşıyordu şiarlarda..şevkim şaşkınlığımın şahidi..şarkılar şifayken şairlere, şuursuz şımarıklıktım..şafağın şahitliğinde şahlanıyordu şahsiyetlerin şaklabanlıkları..şen şakrak şamataların şatafatında şampanyalarla şaraplarla şenlendim..şeffaf şehirlerin şekilsiz şenliklerinde, şiddetli şirretliklerin şimşeklerinde şüphelendim..şükretmek, şüphelenmekmiş şaşırdım..
tevazular takatsiz takdirlerde..tekliğim tuhaflıklarımın tutarsızlığı..tarifsiz tesellilerimin teessürlerinde, tanımsız tuzaklardım..tabiatın taahhütleri tafsilatsız tabulardı tablolaşmış tekdüzeliklerde..takıntılarımdı tasavvurlarımın tamamlanmamış tanımları..tasvirlerimin taşlaştığı tutkulu tahlillerde, tedavim tereddütlerimdi..teselliler tüketiyor teslimiyetimin tiyatral tınılarını..tamamlanmamış toplumların topraklarında tırnaklarım, tutsaklığım tuzaklarımı tetikliyordu..
uzlaşmak usların uykusu..ufak uçurumların ucundayım..ufka uçarken uzaklıklar, umutsuz uğraşların uğrağıyım..uçurtmaların uçtuğunu ummak uğraşım, unutulanların ufaldığı ukalalıklarda ulaşılmazım..usanmışım utandığım uyanıklıklardan, uzun uzadıya uyuyakalmışım..
üzüntülerin üstelediği ürkeklik, üstünkörü üşengeçliklerin üzüntüsüyüm..üstünde üşürken ümitler, ünlemlerdeki ürpertiyim..üstelik ücretliydi ürkek ünlemler..ünlü, ünsüz, ümitli, ümitsiz ürkütüyordu..üstüne üstlük üslupların üşüştüğü ütopyalarda üşengeçliklerimle üveydim..
vedalar vasat vukuatlarda..virane varlıklar vakitsiz..vaatler varken vahametlerde, varsayımsız vuslatlarım..vakitsiz vakaların varlığıyla vasıflanmış vahşetler..vasıfsız vazgeçmelerin vazifesi vurgunlar..vaziyet vahim, vebali vicdan..vedalarda vefalar vekaleten varken, vesveselerin virajlarındayım, vurdumduymazlıklar vuslatım..
yazgılar yüzleşiyor yalnızlıklarda..yokluklar yabancı yarenlere..yağmurlar yağarken yorgunluklara, yalnızca yakarıştım..yabancılaşmış yadırgamalar yaftalamaların yağcılığında..yağmurlar yağmalamış yersiz yurtsuz yalanları..yakınlaşmaların yalınlığında yangınlar, yanıltıcı yapaylıklar yozlaşmış yarenlerde, yargısız yasaklanmış yaşamak, yanılmışım..yenilgileri yeğliyorum yıpranmış yeniliklere, yorgunluğum yobazların yumruğu, yıkılmışım..
zihinler zorla zehirlenmiş..zindanlar zaferlerin ziyanı..zamansız zulümlerin zaruretlerinde, zekanin zaafıyım..zahmetsiz zalimlikler zaptediyor zamanı..zayıflıklar zedeliyor zihinleri zalimce..zevklerin zerkedildiği zenginlikler zikrediliyor ziyaretlerde, zorbalıkla zincirlenmişim..
belkilerim beni bekleyen bilmezlerim..biraz buruk biraz boşvermiş..bilinmezler buluşurken başucumda, bezginliklerim beni beklemiş..boşluklarım basiretsiz biçimlenmiş barikatlar belki de..borçlanmışım bilindik bencilliklere..beynim bağımsızlığını bildirmiş, bilincim biçare..bir buseyi beklerken bahtiyarlığı bilmeye, bin beddua beni biçimlendirmiş..
cevaplarım canımdan candı..cümlelerim cansız cehennem..cennettim cehalet..canan canken cigaramda, cemali cinnet! ceketimin cebinde cefalarımla, cansız cahillerin cürümleriyle cezalandırılan cadıyım..canayakınlığımın canı cehenneme! candanlık caydırıcı cümlelerde, celladımla cebelleşirken cesaretin celselerinde, cenazemle cüretkarım....
çağırıyor çanları çaresizliğin..çırpınışlar çamura çalmak..çaktırmadan çalabilsem çorak çöllerin çelişkisini, çekindiğim çetrefilli çevrelere çakmak çakmak çatamadan, çıkarcı çıyanları çırılçıplak çizebilsem..çiçeklerim çürümüş çorak çayırlarda, çirkeflik çökmüş çabalarıma..çabucak çekip çıkarılmamışım çakalların çukurundan.. çağrılmamışım çağlayanların çağıltısına, çakıllarla çarpışmamışım..
derinde duran dargınlıklarım, dünyaya düşmanlığımdan..düşününce doğru dürüst dertlerimi, devalar duyulmayan dualarım..deva dağlarım dağılmış, derman dallarım derbeder, dalgalandıkça duygularım dalgınlaşmışım..damarlarımda damla damla delilik dolaşıyor, daraltıyor durmadan değişen dengeler..davetliydim darmadağın delillere dayandırılan davalara, dinlenmeden değerlendirildiğimden derbederdim..
elimde eskimiş emekler..erdemlerim eşkiya! elbet eklenecek elde ettiklerim, emellerimin evraklarına..ebedi edepsizlerin eğlencesi egolar..ehemmiyetsiz efendilik esrarengiz eylemlerde..eksiltiyor eklenmemiş eleştiriler edimleri, el emeği eşyaların eskimesindeki emektarlık, engelliyor erginliği..etkileniyor en ehemmiyetsiz evhamla esenlikler, erteleniyor esaretin etkileri..
fakat farazi farkındalıklardır, fiili feryatlarım..fukara fenalıklardır..fark edilmemiş falsolarımın fahiş fiyatlarıyım..faturası faili facia falsoların faydasız faziletler..farkındalıklar fakirleştiriyordu falları, fedakarlıklar felçli felaketlerdi..fenası, fesatların feryatları ferahlatırken fırsatçıları, fikirleri fısıldamak formaliteydi..
gerçekler gerideyken, gülmeyen gözlerimdi..güneşin gördüğü gülün goncasıydı garipliklerim..gölgeler gönlümde gizliydi..gaddarların gafletinde gördüm gariplikleri, gamlandım gazapların galibiyetine..gayelerim gayriciddi, gayretlerim gayrimümkün..gece gündüz geciktikçe geleceğim, geçmişim gerçekdışı geliyor..gereksiz gerginlikler getiriyordu gizemli gardiyanlar, gülüşüm gizlice göçüyor..
hayallerimle hakikatlarım harmanlanırken, herkesin hiçliğine hayıflandım..hep hülyalarımken hazanlar, hüzünlerimin haritasinda haylazdım..hayatım hatalarımı haczediyordu, hafızam haddini halletmiş..hayinler hakaretlerini haykırdıkça halime, hikayem haksızlıkla helallenmiş..halbuki hançerlemedim hislerimi hayasızca, hapsetmedim haysiyetimi harap hatıralara..hasretim her halükarda heyecanlanmamdı hem..hırçın hiddetlerimle herkesi hırpaladım..
ışıklar ısıtırken ıssızlarımı, ılımlı ızdıraplarda ıslandım..ırmaklardaki ıhlamur, ısırgan, ırgatların ısrarlı ıslığıydım..ılıman ıstıraplarımdı ıraklaşan ırzımdan, ıskaladığım ısrarlarla ıssızlaştım..
iyiden iyiye isterken iyileşmeyi, ihtiyarlığımın imkansızlığıyla iddialaştım..iğne iplik inceliğine indirgenirken imgeler, insanlığıma içten içe isyanım..iadesiz ibatlerim icabsız icazetlerim..içgüdülerime içerledim içten içe..içimde içeriği isimsiz ispatlara, için için içerlemiş içtenliğim..içkiler içtim, irkildim idealize idalarla, işte ikilemlerimdi idamlarım, inandım..ifadelerde iftiralar, ihmallerde iftiharlar, intiharlar izbelerin izdüşümü, ispatlandım..iğreniyorum ihanetlerin ikiyüzlülüğünden, ilginç ilişkilerin iletişiminde iltihaplandım..
korkularım kaplarken kalbimi, kusursuz kelimelere kanmışım..karanlığı kan kokan kaçmalarında, kapıların karşımda kapanmasına kırılmışım..kaba kuvvetin kafamdaki karalamalarında kesinleşmemiş kanıtlarına kanmışım..kabahat kabiliyetsizliğimdi kabullenmişim..kabuslarımdan kaçabilmek kaderimden kaçmakmış..kahpe kader kahırlandırıyordu korlanmış kalbimi..kalabalıkların kalleşliği kırıyordu, keyfim kaçıyordu..küsüyordum kifayetsizce kendime, kan kusuyordum..keyfin kaybedildiğini keşfediyordum kısacık kızgınlıklarımda, kötülüklere kinleniyordum..
lakinlerimdi lafazanlarin lafları..lalettayin lüksümdü lokmalarım..lokallerdeki leylaklar, lağamdaki lavantalardım..laçkalaşmış lahzaların lalettayin lakırtılarıydım.. lakin lanetliydi laubali latiflerim..lekeliydi lisanım, liriklerim lime lime..lambalar loşlaşmış, limanlar lodosluydu..lütfenler lütufken, lügatlar lüzumsuzdu..
maaleseflerim manasizdi mutlak mağlubiyetlerimde..mısralarım muğlak..mazaretlerim mahkumken masallara, meskun mahallelerde mıhlandım..maceralarım mabetlerimdi manen maddeleştiğim..mağlubiyetlerim mağaralarımdı mahçupluklarımı maharetlendirdiğim..mahzun mahrumiyeletim mahkumlaştırılıyordu manidar mantıklarda..maskelerin maskaralaştığı meclislerde masumiyetin mahvoluşuna meraklandım..mucizeydi muğlak muhabbetlerin mutlulukla mukayesi, mutsuzlukta muvaffaklaştım..
nedensiz nefretlerim nüksetmişti..nüanslar nazarımda nafile..noktalarken netameli nesirlerimi, nezaketim nefssiz nihayetlerimdi..nadaslarımdı nadiren nükseden nedenli nedensiz nevrozlar..nefretim nihayetlendiriyordu neşeli nesirlerimi..nezaketen neticelenmiş nazireler nakşediyor nankörlüğü nasitleriyle..nefesim nabzım noksanlaşıyordu nevrotik nöbetlerimde..
oynadığım oyundu olmamış olaylar..okuduğum ozanlardı okulum..olmak olmamak olunca orantım, oysalarımdım, o'ydum..objeler odada odaklanınca olağandışı olaylara, olumsuzluklarla olanaksızlaştım..onursuz otoritelerin ortaklaşa onayladığı oylamalardı olgunluğum..okudum, oynadım, oyalandım..oysa ortadaydı omuzlandığım olasılıklarım, olduramadım..
özlemlerimdi özlediğim özümde..öykülerim öncesiz, ömrüm özensizdi..öfkelerim örterken öcümü, öylesine özürlerimdim..öbek öbek ödemleşmiş öçlerimin ödemeleri..ödlekliğimdi ödünç ödevlerimin ödeşmemiş öyküleri..öfkelerin öğreticiliğinde özürlerin öğrencisiydim..öncesiz önerilerin ölçüsüz önceliklerinde ölümlerin önderliğinde önsezilerimi örgütleyendim..
paranın parladığı piyeslerde, pekalalarım paslıydı..parçalanıyordu piyonlarım pazarlıklarda..patlarken palavralar pervasızca, paçavraydım..pahalı parçalar paketleniyordu, paspal pazarlıkların patronluğunda..pasif paydoslarda patlayan perdesiz pencerelerin paşasıydım..pisi pisine parlayan pıhtılaşmış pişmanlıklarımın plansız programlarıydım..
resimlerin raksı rüyalarımda.. riyalarim rollerim.. ruhumu rahatlatmak rezillikken, rekabetin refakatçisiyim.. rahatsız rağbetsizliklerin randevusunda, rakının refakatine razıyım..renkli resimlerin rehberliğinde, romanlardaki rollerin riyaklarlığıyım..
susmak sadece sabırdı sanki..sessizlik saygıydı sevgilere..sinsi silüetlerin saklandığı sabahlarda, sevinmiştim satılmamış sadakatlara..savrulmuştu sevdalar sağa sola..sonları suçlamak safça saldırganlıktı..sardıkça sisli seçimler sezgilerimi, seyrediyordu seyirciler sahneyi..sahnede sessizce sebepler süregelirken, sonuçlar susturuyordu seyredenleri..saçmalamaktı sinemi sevgi sözcüklerinden savuran..sonsuza sürüklenirken sahte sarhoşluklarım, sevinçler saklanmış sanrılarımdı!
şekilcilik şeytanlaşıyordu şiarlarda..şevkim şaşkınlığımın şahidi..şarkılar şifayken şairlere, şuursuz şımarıklıktım..şafağın şahitliğinde şahlanıyordu şahsiyetlerin şaklabanlıkları..şen şakrak şamataların şatafatında şampanyalarla şaraplarla şenlendim..şeffaf şehirlerin şekilsiz şenliklerinde, şiddetli şirretliklerin şimşeklerinde şüphelendim..şükretmek, şüphelenmekmiş şaşırdım..
tevazular takatsiz takdirlerde..tekliğim tuhaflıklarımın tutarsızlığı..tarifsiz tesellilerimin teessürlerinde, tanımsız tuzaklardım..tabiatın taahhütleri tafsilatsız tabulardı tablolaşmış tekdüzeliklerde..takıntılarımdı tasavvurlarımın tamamlanmamış tanımları..tasvirlerimin taşlaştığı tutkulu tahlillerde, tedavim tereddütlerimdi..teselliler tüketiyor teslimiyetimin tiyatral tınılarını..tamamlanmamış toplumların topraklarında tırnaklarım, tutsaklığım tuzaklarımı tetikliyordu..
uzlaşmak usların uykusu..ufak uçurumların ucundayım..ufka uçarken uzaklıklar, umutsuz uğraşların uğrağıyım..uçurtmaların uçtuğunu ummak uğraşım, unutulanların ufaldığı ukalalıklarda ulaşılmazım..usanmışım utandığım uyanıklıklardan, uzun uzadıya uyuyakalmışım..
üzüntülerin üstelediği ürkeklik, üstünkörü üşengeçliklerin üzüntüsüyüm..üstünde üşürken ümitler, ünlemlerdeki ürpertiyim..üstelik ücretliydi ürkek ünlemler..ünlü, ünsüz, ümitli, ümitsiz ürkütüyordu..üstüne üstlük üslupların üşüştüğü ütopyalarda üşengeçliklerimle üveydim..
vedalar vasat vukuatlarda..virane varlıklar vakitsiz..vaatler varken vahametlerde, varsayımsız vuslatlarım..vakitsiz vakaların varlığıyla vasıflanmış vahşetler..vasıfsız vazgeçmelerin vazifesi vurgunlar..vaziyet vahim, vebali vicdan..vedalarda vefalar vekaleten varken, vesveselerin virajlarındayım, vurdumduymazlıklar vuslatım..
yazgılar yüzleşiyor yalnızlıklarda..yokluklar yabancı yarenlere..yağmurlar yağarken yorgunluklara, yalnızca yakarıştım..yabancılaşmış yadırgamalar yaftalamaların yağcılığında..yağmurlar yağmalamış yersiz yurtsuz yalanları..yakınlaşmaların yalınlığında yangınlar, yanıltıcı yapaylıklar yozlaşmış yarenlerde, yargısız yasaklanmış yaşamak, yanılmışım..yenilgileri yeğliyorum yıpranmış yeniliklere, yorgunluğum yobazların yumruğu, yıkılmışım..
zihinler zorla zehirlenmiş..zindanlar zaferlerin ziyanı..zamansız zulümlerin zaruretlerinde, zekanin zaafıyım..zahmetsiz zalimlikler zaptediyor zamanı..zayıflıklar zedeliyor zihinleri zalimce..zevklerin zerkedildiği zenginlikler zikrediliyor ziyaretlerde, zorbalıkla zincirlenmişim..
22 Eylül 2013 Pazar
Yobazistan
''peygamberlik ilkel tarihin bir mesleğidir'' dediği için peygambere hakaretten hakkında 13 ay ceza istenen sevan nişanyan'a hoştgörülülerin mesajları:
biz aynı şeyleri fazıl say' döneminden de hatırlıyoruz... küfürler hakaretler, ölüm istekleri
ki sevan nişanyan'ın peygamberler için yaptığı tespit doğrudur, düşünün ki bugün herhangi biri gelip size allah'la konuştuğunu söylese, ya da meleklerin vahiy getirdiğini belirtse tepkiniz ne olurdu?
psikoloji servisleri ve akıl hastaneleri bugün tanrıyla konuştuğunu iddia eden adamlarla doludur.
biz aynı şeyleri fazıl say' döneminden de hatırlıyoruz... küfürler hakaretler, ölüm istekleri
ki sevan nişanyan'ın peygamberler için yaptığı tespit doğrudur, düşünün ki bugün herhangi biri gelip size allah'la konuştuğunu söylese, ya da meleklerin vahiy getirdiğini belirtse tepkiniz ne olurdu?
psikoloji servisleri ve akıl hastaneleri bugün tanrıyla konuştuğunu iddia eden adamlarla doludur.
29 Ağustos 2013 Perşembe
Passiflora caerulea
tarkovsky'nin nostalghia filminin en vurucu cümlelerinden birisi şudur: "hepiniz özgürlük istiyorsunuz ama elde edince onunla ne yapacağınızı bilmiyorsunuz... ya da onun ne olduğunu. " geriye çekilip de hayatıma tepeden bakmamı sağlayan bu cümle ilk duyduğum andan beri beni etkilemiştir. daha doğrusu, neden olaylara 'böyle' yaklaşıp neden 'öyle' cümleler kurduğumun farkına varmak, evet bu beni hep etkilemiştir -insanın kendini keşfetmesi en muhteşem olanı-.
evet özgürlüğüme herkes gibi düşkünüm ve gerçekten özgür olmayı istiyorum ama şu an özgür müyüm? değil miyim? peki hayalini kurduğum özgürlük ne? bu gibi -şu an dahi cevabını veremeyeceğim- sorular hakkında düşünürken şunun farkına vardım: özgürlüğün de diğer bütün soyut kavramlar gibi -burada konuyu yalnızlığa bağlıyorum- net bir tanımı yok. yaşamımızda 'evet artık bundan sonra özgürüm, yalnız değilim, mutluyum' diyebileceğimiz bir eşik yok.
örneğin yalnızlık -hah tamam tamam şimdi bağladım-. insan çoğu zaman yalnız olmamaya o kadar odaklanıyor ki yalnızlığın ya da yalnız olmamanın ne olduğunu kaçırıveriyor. insan yalnızlığın belirli bir meksika sınırı olduğunu ve o sınırı geçince sonsuza dek yalnızlıktan kurtulacağını sanıyor. örneğin birisine aşık oluyor karşılık bulunca artık yalnız olmayacağını düşünüyor ya da toplumda bir statü elde edince yalnızlıktan kurtulacağını sanıyor.. kendince koyduğu o sınırları bir bir geçip, kendince belirlediği o hedeflere bir bir ulaşıp da hala yalnız olduğunu fark edince de buhran yaşıyor.
hiç kimse sizi tam olarak anlayıp, içselleştiremez. siz bile kendinizi yüzde yüz anlayamazsınız. bu yüzden kişinin yalnızlığı gerçektir. insan bu gerçeğin üstünü örtemez. "gerçek inatçıdır. saklandığın yer su geçirmez değildir. yaşam dışarıdan sızar içeri." yalnızlığın bu kadar çaresiz bir hastalık gibi algılanması ya da bu kadar insanın canını yakmasınınsa tek bir sebebi var: sürekli dışarıdan yardım bekleyip, yalnızlığı bu yolla atlatılabilir, bir nevi modern çağın vebası olarak algılamak.
nostalghia'daki çevirmenin sözlerini yama edip tekrar piyasaya sürersek: "hepiniz yalnız kalmamayı istiyorsunuz ama yalnızlıktan kurtulunca ne yapacağınızı bilmiyorsunuz... ya da yalnızlığın ne olduğunu. "
evet özgürlüğüme herkes gibi düşkünüm ve gerçekten özgür olmayı istiyorum ama şu an özgür müyüm? değil miyim? peki hayalini kurduğum özgürlük ne? bu gibi -şu an dahi cevabını veremeyeceğim- sorular hakkında düşünürken şunun farkına vardım: özgürlüğün de diğer bütün soyut kavramlar gibi -burada konuyu yalnızlığa bağlıyorum- net bir tanımı yok. yaşamımızda 'evet artık bundan sonra özgürüm, yalnız değilim, mutluyum' diyebileceğimiz bir eşik yok.
örneğin yalnızlık -hah tamam tamam şimdi bağladım-. insan çoğu zaman yalnız olmamaya o kadar odaklanıyor ki yalnızlığın ya da yalnız olmamanın ne olduğunu kaçırıveriyor. insan yalnızlığın belirli bir meksika sınırı olduğunu ve o sınırı geçince sonsuza dek yalnızlıktan kurtulacağını sanıyor. örneğin birisine aşık oluyor karşılık bulunca artık yalnız olmayacağını düşünüyor ya da toplumda bir statü elde edince yalnızlıktan kurtulacağını sanıyor.. kendince koyduğu o sınırları bir bir geçip, kendince belirlediği o hedeflere bir bir ulaşıp da hala yalnız olduğunu fark edince de buhran yaşıyor.
hiç kimse sizi tam olarak anlayıp, içselleştiremez. siz bile kendinizi yüzde yüz anlayamazsınız. bu yüzden kişinin yalnızlığı gerçektir. insan bu gerçeğin üstünü örtemez. "gerçek inatçıdır. saklandığın yer su geçirmez değildir. yaşam dışarıdan sızar içeri." yalnızlığın bu kadar çaresiz bir hastalık gibi algılanması ya da bu kadar insanın canını yakmasınınsa tek bir sebebi var: sürekli dışarıdan yardım bekleyip, yalnızlığı bu yolla atlatılabilir, bir nevi modern çağın vebası olarak algılamak.
nostalghia'daki çevirmenin sözlerini yama edip tekrar piyasaya sürersek: "hepiniz yalnız kalmamayı istiyorsunuz ama yalnızlıktan kurtulunca ne yapacağınızı bilmiyorsunuz... ya da yalnızlığın ne olduğunu. "
18 Ağustos 2013 Pazar
EVERYDAY I'M ÇAPULİNG
Polis gaz atar, oldurene kadar dover, kol koparir, goz cikarir, panzerle ustunden gecer.. Polis kufur eder, genc kizlara "sana bu karanlikta tecavuz ederim" der.. Polis durduk yere insanlara saldirir, ego tatmin eder, seflerinin gozune girmeye calisir. Emir kulu ya.. 50 senedir emrin arkasina siginan fasist polisler yok, sadece emirler var ha? 50 kisi bir genci tekmelerken hangi emir de var bu? Asagida emirler yaziyor.. "Bunu dovun" seklinde emir goremedik? Bu emirleri Emniyet mudurleri mi veriyor yoksa Fethullah'in emrinde mi? Sonra buna karsi ozgurlukculer tarafindan iki tas atilir, slogan atilir, tencere tava çarpilir.. Atanlar vatan haini olur. Capulcu olur. Vandalist olur..
2 Insan katledilir. Kimse onu gormez. Evlerin icine gaz atilir, 5 bin gozalti yapilir binlerce insan darp edilir yaralanir.. Ama kimse gormez.. Emirler kagitlara yazilir ama kimse uygulamaz. Cunku Hukuksuzluk bu ulkenin hukuku olmustur. Medya korkar.. Bu dunyaya bir defa geldiklerini ve koyun olmak zorunda olmadiklarini unutur.. "Madem dogrulari yazamayacagim, o halde kalem tutmanin alemi yok" denilmez, kaleme daha da sarilinir, daha da yapis yupus kan damlattirilir birinci sayfalara.. Bir "montaj" bayrak yakma goruntuleri koyulur, bir "camide icki ictiler" yalanina sarilinir. Provokasyon diz boyudur ama me'leme seslerinden kimse gercekleri duyamaz. Aksine "evimizdeyiz çikar sizi yakariz" derler.. Sivas'taki gibi, Corum'daki gibi, Maras'taki gibi, hak arayan bu insanlari yakmakla, linc etmekle tehdit ederler ki, daha simdiden Izmir'de Adana'da Konya'da Rize'de ve daha bircok yerde linç girisimleri içine girmislerdir..
#REDHACK
20 Mart 2013 Çarşamba
Ben Kapitalizmim!
"ben kapitalizmim ve kızlarınızı barbie'lerle büyüttüm, sizden estetik
operasyon için para istiyorlarsa bu şaşılacak bir durum değil
-ben kapitalizmim ve çıkarlarım uğruna üstünüze moda endüstrisini saldım!
sonuç: 17 yaşındaki kızların %78'i dış görünüşlerinden rahatsız.
-ben kapitalizmim ve bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması
kendi vücuduna duyduğu memnuniyetsizliği %50 artırmaya yetiyor!
-ben kapitalizmim ve işyerlerinde çalışıyor olmak yerine protesto
gösterilerine katılan insanlar beni çıldırtıyorlar!
-dünya çapında yükselen anarşi, bu inatçı protestolar da neyin nesi? yeni
apple ürünlerini beğenmediniz mi?
-ben kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız ve
elitist bir ceo'nun hayat hikayesi sizin için "azim ve başarı hikayesi".
-ben kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5.5 saat tv izlediği bir
toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!
-ben kapitalizmim ve steve jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak
%1'inizin ihtiyacı olan makineleri ucuz işçilerle üretmekte çok mahirdi.
-elbette bütün kapitalistler birer "aziz" gibi konuşacaklar, tıpkı bill
gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz.
-insan haklarını falan unutup kapitalizme iyice dalın! fred shuttlesworth
da steve jobs gibi dün öldü ama hanginiz onu tanıyorsunuz ki?
-ben kapitalizmim ve dün en mutlu günlerimden birini yaşadım, bencil bir
kapitaliste, gaddar bir patrona aziz muamelesi yapmanız müthişti!
-ben kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı
bıçaklı olmuş akrabalarla dolu.
-ahlakınızı o kadar bozdum ki babanız ölüm döşeğindeyken aklınızdan geçen
şey kardeşlerinizle mirası nasıl bölüşeceğiniz!
-hepiniz birer yalancısınız çünkü kendinize istediğiniz şeyi elde edince
mutlu olacağınızı söyleyip duruyorsunuz.
-her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde
fazla yediklerinizi eritmek için ter döküyorsunuz!
-ben kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar
aç insan var!
-ben kapitalizmim ve starbucks için kahve temin eden bir çiftçinin oradan
bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!
-ben kapitalizmim ve batı dünyasından her yıl 3.5 milyon kişi uzak doğu'ya
seks turlarına gidip çocuklarla ilişkiye giriyorlar!
-ben kapitalizmim ve uzak doğu'da 6-12 yaş arası kızlar 200$ gibi komik bir
miktarla seks kölesi olarak satılıyorlar.
-ben kapitalizmim ve "serbest piyasa ekonomisi" dünyanın en büyük yalanı.
-ben kapitalizmim ve amerikalıların %24'ü eğer milyarder olmaları için
gereken bu olsaydı bütün ailelerini reddedebileceklerini söylüyor.
-ben kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum! lütfen birer obje haline
geldiğinizi aklınıza getirmeden victoria's secret'a koşun.
victoria's secret ülkelerime türkiye de ekleniyor, incecik bir parça
çamaşıra 80 $ verince çok çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum !
-ben kapitalizmim ve bütün zavallı kölelerim yarın akşam vogue fashion's
night out'un tadını çıkaracaklar mı?
-ben kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun ipad alabilmek için böbreğini
sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!
-ben kapitalizmim ve madonna'nın sadece londra'da 8 evi var, ortalama 600
evsize barınak olabilecek büyüklükte.
-ben kapitalizmim ve tayland'da disney fabrikası için çalışan bir çocuğun
disneyland'e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.
-afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin %90'ını elinde bulundurmasına
rağmen, dünyada sadece 4 tane afrikalı milyarder var.
-ben kapitalizmim ve afrika kıtasından her sene 8.5 milyar $ değerinde
pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar...
-ben kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız, hindistan'da 1 milyon
kişi günde sadece 1.2 dolar kazanarak o pırlantaları üretirken.
-dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden asya
kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.
-ben kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz hollywood yıldızlarının
% 64'ü kokain bağımlısı.
-ben kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı
tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.
-ben kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına
varın, taptığınız tek tanrı benim!!!
-ben kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, müslümanlar 5
yıldızlı kã¢be manzaralı otellerinde, "ibadet" ederlerken?
-ben kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, müslümanlar kutsal
topraklarına gittiklerinde bile alışverişe koşarken?
-ben kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya
hristiyan bayramı noel'i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için "kutlarken"?
-abd'de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok çünkü tv'de
gördüğünüz amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.
-ben kapitalizmim ve yine başardım! bütün kadınları dolapları tıka basa
dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.
-dünya nüfusunun %50'si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin %1'ine
sahip.
-dünya nüfusunun %1'i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin %50'sine
sahip.
-ben kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.
-amerikalıların %85'i ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir
hükümeti seçebileceklerini söylüyor. işte kapitalin gücü !
-sizi özgür bırakmayan, fikirlerinize sansür vuran, en sonunda polis
kurşunuyla öldüren bir devleti kendi elinizle kurmanız ne tuhaf.
-sizin ağzınızı burnunuzu kırıp hapse tıkmaları için bir devlet kuracak
parayı, kendi vergilerinizle sağlamanız ne kadar tuhaf.
-amy winehouse gibi bağımlılara acırken hepinizin birer bağımlı olduğunu
unutmanız ne kadar komik, zavallı tüketim bağımlıları !
-ben istediğim kadını elde ederim, biraz altın, biraz pırlanta, biraz şan
şöhret, birkaç güzel vaat, tamamdır".
17 Mart 2013 Pazar
Piçler
Piçlerin çocukları olmaz
Piçler, aşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir
Piçlere sır verilebilir Ölümleriyle son bulan sırdaşlıkları vardır
Piçlerin cinsel hayatı düzensizdir
Piçlerin bedenleri ve akılları, diğer insanlarınkilerin aksine nasırlaşmaz Onların nasırlaşan tek yerleri ruhlarıdır
Piçler sadece kendi aşklarına saygı duyarlar En yakın dostlarının kadınlarına dil ve el uzatabilirler Bu durumda piç tabii ki suçlu, ancak piçlik meşrudur Piçler düzensiz hayatlarında düzenli olarak içki içerler Belli sayıdaki kadehten sonra sarhoş olup sızarlar Sızdıkları yerin adı huzurdur
Piçlerin babalarıyla olan ilişkileri mezar taşı kadar soğuk, yeni dökülmüş kan kadar sıcaktır
Piçler insan öldüremedikleri, ağır suçlar işleyemedikleri, korkak ve hain oldukları için yaşadıkları yerleri zorunlu kalmadıkça terk edemezler.
Tyler Durdenism
kapana kısılmış hissediyordum.
fazlasıyla tamdım.
fazlasıyla mükemmeldim.
minik hayatımdan bir çıkış istiyordum. tek kullanımlık margarin ve kramp sokan uçak koltuklarından kurtulmak istiyordum.
isveç mobilyalarından.
akıllı sanattan.
seyahate çıktım. kumsalda uyuyakalmışım. uyandığımda tyler durden oradaydı, çıplaktı, terliyordu, vücuduna kum taneleri yapışmıştı, saçları ıslaktı ve yüzüne yapışmıştı.
denizden sörf tahtasıyla kütükleri çekip, karaya çıkarıyordu.
tyler’ın yarattığı şey, dev bir el gölgesiydi ve kendi yarattığı bu mükemmelliğin ayasında oturuyordu.
ve mükemmellikten bekleyebileceğinin en fazlası bir dakikadır.
belki o kumsalda hiç uyanmadım.
belki bunların hepsi blarney taşına işedikten sonra başladı.
uykuya dalıyorum ama aslında uyumuyorum.
denny’nin gezegenindeki diğer masalarda elmacık kemikleri morarmış veya burnu yamulmuş bir, iki, üç, dört, beş herif sayıyorum, hepsi de bana gülümsüyorlar.
“hayır” diyor marla, “uyumuyorsun.”
tyler durden benim yarattığım ayrı bir kişilik ve şimdi de bedenimi tamamen ele geçirmekle tehdit ediyor beni.
“sapık filmindeki tony perkins’in annesi gibi” diyor marla. “çok iyi yaa. herkesin kendine has acayiplikleri vardır. ben bir keresinde piercing yaptırmaya doymayan bir herifle çıkmıştım.”
söylemek istediğim şey şu, diyorum, uyuduğum zaman tyler benim bedenimi alıp kaçıyor ve bir takım suçlar işliyor. ertesi sabah kemiklerim ağrıyarak, dövülmüş şekilde uyanıyorum ve bütün gece hiç uyumadığıma emin oluyorum.
ertesi akşam, daha erken yatıyorum.
ve tyler’da daha uzun süre görev başında oluyor.
gittikçe daha erken yatıyorum ve tyler daha uzun dışarıda kalıyor.
“ama sen tyler’sın” diyor marla.
hayır.
hayır değilim.
tyler durden’la ilgili herşeyi seviyorum, cesaretini, zekasını seviyorum. soğukkanlılığını seviyorum. tyler komik ve çekici ve güçlü ve bağımsız ve insanlar ona bakıp, dünyalarını değiştirmesini bekliyorlar. tyler’ın yeteneği var ve özgür ama ben değilim.
ber tyler durden değilim.
“ama sen tyler’sın” diyor marla.
tyler’la ben aynı bedenii paylaşıyoruz ve ben şimdiye kadar bunun farkında değildim. tyler marla’yla seks yaptığında ben uyuyordum. uyuduğumu sandığım zamanlarda tyler konuşuyordu, yürüyordu.
dövüş kulübü ve kargaşa projesindeki herkes beni tyler durden olarak biliyordu.
ve her gece yatağa daha erken girip, ertesi sabah daha geç kalktığımda, aslında tamamen gidiyordum.
uyuyup, bir daha uyanmayacaktım.
“hayvan kontrol merkezindeki hayvanlar gibi” diyor marla.
köpekler vadisi. öldürmeseler bile, kısırlaştırıyorlar.
bir daha hiç uyanmayacaktım ve tyler kontrolü tamamen ele geçirecekti.
garson kahveleri getiriyor, topuklarını birbirine vurup, masadan uzaklaşıyor.
kahvemi kokluyorum. kahve gibi kokuyor.
“bunlara inandığımı varsayalım. benden ne istiyorsun peki?” diyor marla.
beni sürekli uyanık tutması marla’ya ihtiyacım var, böylece tyler kontrolü tamamen ele geçiremeyecek.
tam daire.
hayatını kurtardığı gece marla, tyler’dan kendisini sabaha kadar uyanık tutmasını istemişti.
uyuduğum anda, tyler kontrolü ele geçirecek ve çok kötü bir şey olacak.
ve eğer olur da uyursam, marla tyler’la ilgili notlar tutacak. nereye gidiyor. ne yapıyor. böylece ben de gün içinde koşuşturup, verdiği zararları düzeltebileceğim.
adı robert paulson ve kırk sekiz yaşında. adı robert paulson ve robert paulson sonsuza kadar kırk sekiz yaşında olacak.
yeteri kadar uzun bir süre zarfında, hiç kimsenin kurtulma şansı kalmıyor.
koca bob.
koca peynirli ekmek. büyük geyik soğut-ve-del uygulaması ile ilgili ödevini yapıyordu. tyler’da el yapımı dinamitle havaya uçurmak için evime işte böyle girmişti. bir kutu soğutucu sprey alırsınız, örneğin hala bulunabiliyorsa r-12, veya r-134a, ve kilidin silindiri donana kadar spreyi kilide sıkarsınız.
soğut-ve-del görevinde, spreyi bir ödemeli telefona, otopark sayacına veya gazete kutusunun kilidine sıkarsınız. sonra da bir çekiçle donmuş silindiri kırarsınız.
del-ve-doldur uygulamalı ev ödevinde ise, bir telefonu veya bankamatiği delip, deliğe uygun bir tüp yerleştirirsiniz. ve bir yağ tabancası ile hedefinize yağ, vanilyalı puding veya plastik tutkal pompalarsınız.
kargaşa projesi’nin bir avuç bozukluk çalmaya ihtiyacı olduğu için yapılmıyordu bu görev. paper sokağı sabun şirketi siparişleri yetiştiremiyordu. tatil gelince tanrı yardımcımız olsun. ödev soğukkanlılığınızı ölçmek için verilmişti. biraz kurnazlığa ihtiyacınız vardı. kargaşa projesine yatırım yapmanız gerekiyordu.
donmuş kilit silindirini kırmak için soğuk keski yerine elektrikli matkap ta kullanılabilir. işinizi görür, sessizdir de.
polis, kordonsuz matkabı gördüğünde silah sanmıştı ve bu yüzden de koca bob’u vurmuştu.
koca bob’u kargaşa projesiyle, dövüş kulübüyle veya sabunla ilişkisini gösteren hiç bir bağ yoktu.
cebinde, bir yarışmada çektirdiği, ilk bakışta çıplak gibi görünen kaslı bir fotoğrafı vardı. aptalca bir hayattı, derdi bob. sahne ışıklarından kör, jüri başkanı, sağ dörtlünü uzat, kas ve sık diyene kadar da ses sisteminin arka plandaki hışırtısından sağır olurdun.
ellerini görebileceğimiz bir yere koy.
sol kolunu uzat, bisepsini kas ve tut.
kıpırdama.
silahını yere at.
bu gerçek hayattan daha iyiydi.
elinde benim öpücüğümün yarası vardı. tyler’ın öpücüğünün. koca bob’un şekilli saçı kazınmıştı ve parmak izleri kül suyu ile yakılmıştı. ve yakalanmaktansa, yaralanmak daha iyiydi, çünkü eğer yakalanırsa kargaşa projesinden atılırdı ve başka ödev de yapamazdı.
bir dakika için robert paulson etrafındaki kalabalık dünyanın sıcak merkezi olmuştu, ve bir dakika sonra robert paulson bir obje olmuştu. polisi ateş etmesiyle birlikte ölümün büyüleyici mucizesi gerçekleşmişti.
bu gece her dövüş kulübünde lider kalabalığın dışında, karanlıkta turlayacak, ve herkes bodrumun boş merkezinden birbirine bakarken liderin sesi yankılanacaktı:
“adı robert paulson.”
ve kalabalık bağıracaktı, “adı robert paulson.”
lider, “kırk sekiz yaşında.”
kalabalık, “kırk sekiz yaşında.”
kırk sekiz yaşında ve dövüş kulübünün bir parçasıydı.
kırk sekiz yaşında ve kargaşa projesinin bir paçasıydı.
sadece ölüm geldiği zaman gerçek isimlerimizle çağırılırdık, çünkü ölüm geldiği zaman artık çabanın bir parçası olmazdık. ölüm geldiğinde artık kahraman olurduk.
ve kalabalık bağırıyor, “robert paulson.”
ve kalabalık bağırıyor, “robert paulson.”
ve kalabalık bağırıyor, “robert paulson.”
bu gece kapatmak için dövüş kulübüne gidiyorum. odanın ortasında tek ışığın altında duruyorum ve bütün kulüp alkışlıyor. buradaki herkes için ben tyler durden’ım. akıllı. güçlü. cesur. sessizliği sağlamak için elimi kaldırıyorum ve neden hepimiz buna sıradan bir gece demiyoruz, diyorum. bu gece eve gidin ve dövüş kulübünü unutun.
ben dövüş kulübünün görevini tamamladığını düşünüyorum, ya siz?
kargaşa projesi iptal edildi.
televizyonda güzel bir futbol maçı olduğunu duydum ...
yüz tane adam bana bakıyor.
bir adam öldü diyorum. oyun bitti. eğlenceli bir yanı kalmadı.
kalabalığın dışında karanlıktan liderin sesi duyuluyor: “dövüş kulübünün ilk kuralı dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.”
evin git, diye bağırıyorum.
“dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.”
dövüş kulübü iptal edildi! kargaşa projesi iptal edildi.
“üçüncü kural, sadece iki kişi dövüşür.”
ben tyler durden’ım diye bağırıyorum. ve dışarı çıkmanızı emrediyorum!
ve kimse bana bakmıyor. birbirlerine bakıyorlar.
liderin sesi odanın etrafında yavaşça dolanıyor. en fazla iki kişi dövüşür. tişört yok. ayakkabılar yok.
dövüş devam etmesi gerektiği kadar sürer.
bunun yüzlerce şehirde ve yarım düzine dilde yapıldığını düşünün.
kurallar sona eriyor ve hala odanın ortasında duruyorum.
“bir numarada kayıtlı dövüşiçin ortaya çıkın” diye bağırıyor karanlıktaki ses. “kulübün merkezini boşalt.”
kıpırdamıyorum.
“kulübün merkezini boşalt!”
kıpırdamıyorum.
merkezdeki tek ışık, karanlıkta bana bakan ve bekleyen yüz çift gözü yansıtıyor. her birini tyler’ın onları gördüğü gibi görmeye çalışıyorum. kargaşa projesinde yetiştirmek için en iyi dövüşçüleri seçmeye çalışıyorum. tyler hangilerini paper sokağı sabun şirketinde çalışmaya davet ederdi acaba?
“kulübün merkezini boşalt!” bu dövüş kulübü prosedürü. kulüp liderinin üç çağrısından sonra, kulüpten çıkarılacağım.
ama ben tyler durden’ım. dövüş kulübünü ben icat ettim. dövüş kulübü benim. o kuralları ben yazdım. ben olmasaydım hiçbiriniz burada olamazdınız. ve ben bu iş burada bitecek diyorum!
“üyeyi üç saniye içinde dışarı çıkarmaya hazır olun, iki, bir.”
herifler başıma üşüşüyorlar ve tepeme çöküyorlar, iki yüz el kollarımın ve bacaklarımın her bir santiminden kavrıyor ve ışığa doğru kaldırılıyorum.
beş saniye için ruhunu teslim etmeye hazır ol, dört, üç, iki, bir.
elden ele kafalarının üstünden geçiriyorlar beni, kalabalık kapıya doğru sörf yapıyor. yüzüyorum. uçuyorum.
dövüş kulübü benim diye bağırıyorum. kargaşa projesi benim fikrimdi. beni dışarı atamazsınız. buranın kontrolü benden sorulur. evinize gidin.
lider “bir numarada kayıtlı dövüşüler yerlerini alsın. şimdi!” diye bağırıyor.
gitmiyorum. vazgeçmiyorum. bunun üstesinden gelebilirim. burada kontrol bende.
“dövüş kulübü üyesini dışarı çıkarın, şimdi!”
ruhunu teslim et, şimdi.
yavaşça kapıdan çıkıp, yıldızlı geceye ve soğuk havaya uçuyorum ve parkın beton zeminine iniş yapıyorum. bütün eller çekiliyor, arkamdan bir kapı kapanıp, sürgüleniyor. yüze yakın şehirde dövüş kulübü bensiz devam ediyor.
yıllarca uykuya dalmak istemiştim. kayıp gitmek, vazgeçmek gibi, uykunun düşüş kısmı gibi. ama şu anda en son yapmak istediğim şey uyumaktı. marla’yla birlikte regent oteli 8g numaralı odadayız. bütün yaşlılar ve eroinmanlar odalarına kapanmıştı ama benim artan umutsuzluğum normal ve beklenen bir durummuş gibi geliyordu.
yatağında bağdaş kurup oturmuş olan marla, yarım düzine kadar uyanık tutacak hapların kapsüllerini açıyordu ve “korkunç kabuslar gören bir herifle çıkmıştım. o da uyumaktan nefret ederdi” diyor.
sonra ne olmuştu şu çıktığı herife?
“öldü. kalp krizinden. oved dose. çok fazla amfetamin almış.” diyor marla. “daha on dokuz yaşındaydı.”
söylediğin için sağol.
otele girdiğimizde lobide oturan herifin saçlarının yarısı yolunmuştu. kabak kafasıyla beni selamladı. bana efendim dediği zaman lobide televizyon izleyen bunakların hepsi kim olduğumu görmek için dönüp baktılar.
“iyi akşamlar, efendim.”
kargaşa projesi merkezlerinden birini arayıp, yerimi ispiyonlayabileceğimi şimdi aklıma gelmişti. şehrin bir haritasını duvara yapıştırıp, hareketlerimi haritanın üstüne koyacakları raptiyelerle belirleyeceklerdi. kendimi vahşi krallık’taki göç eden kaz gibi hissediyordum.
hepsi casusluk yapıyordu, takip ediyorlardı.
“bunların altısını da içebilirsin ve midene hiç bir şey olmaz. “ diyor marla. “ama kıçından alman gerekiyor.”
an ne kadar da naziksin.
“bunu ben uydurmadım ki. sonra daha kuvvetli birşey alırsın. kara güzellik veya timsah gibi gerçek uyuşturucular yani.” diyor marla.
bu hapları kıçıma sokmayacağım.
“ o zaman sadece iki tane al.”
nereye gideceğiz?
“bowling oynamaya. bütün gece açık ve orada uyumana imkan yok.”
gittiğimiz her yerde, sokaklarda insanlar beni tyler durden sanıyor diyorum.
“o yüzden mi otobüs şoförü bizden para almad?”
evet. ve yine aynı sebeple otobüsteki iki herif bize yerini verdi.
“ne demeye çalışıyorsun?”
saklanarak bir yere varabileceğimizi sanmıyorum. tyler’dan kurtulmak için bir şeyler yapmalıyız.
“benim giysilerimi giymekten hoşlanan bir herifle çıkmıştım” diyor marla. “elbiselerimi yani. peçeli şapkalarımı. seni de giydirip, ortalıkta gizlice dolaştırabiliriz.”
senin elbiselerini giymiyorum, götüme ilaç sokmuyorum.
“daha da beteri var” diyor marla. “bir herifle çıkmıştım ve benden şişme kadınıyla lezbiyen numaraları yapmamı istemişti.”
marla’nın hikayelerinden biri olacağımı kestirebiliyordum.
çift kişilikli bir herifle çıkmıştım.
“çıktığım başka bir herif te, penis büyütme aleti kullanıyordu.”
saat kaç diye soruyorum.
“sabah dört.”
üç saat sonra işte olmam gerekiyor.
“şu hapları al” diyor marla. “senin şu tyler durden olman ve diğer şeyler için belki bowling’den de para almazlar. bu arada tyler’dan kurtulmadan önce, alışverişe gitmeye ne dersin? güzel bir araba alırız. giysiler. bir kaç cd. bütün bu bedava şeylerin bir üst tarafı olmalı.”
marla.
“tamam, tamam. unut gitsin.”
insanın her zaman sevdiğini öldürmesi ile ilgili o eski deyiş, aslında iki şekilde de geçerlidir.
ve iki şekilde de geçerli olmuştu.
bu sabah işe gittiğimde, bina ile otopark arasında polis barikatı vardı ve polis kapıları tutmuş, birlikte çalıştığım insanların ifadesini alıyordu. herkes koşuşturuyordu.
otobüsten inmedim bile.
ben joe’nun soğuk teriyim.
otobüsten, ofisimin bulunduğu üçüncü kattaki pencerelerin patlamış olduğunu ve kirli sarı giyinmiş olan bir itfaiyecinin yanmış bir panele su sıktığını görebiliyordum. kırık pencereden, iki itfaiyecinin ittiği yanan bir masa çıkıyor, kayıyor ve üç kat aşağıdaki kaldırıma düşüyor, inişi bir sesten çok bir his yaratıyor.
parçalanıyor ve tütmeye devam ediyor.
ben joe’nun kaynayan midesiyim.
bu benim masam.
patronumun ölmüş olduğunu biliyorum.
napalm yapmanın üç yolu. tyler’ın patronumu öldüreceğini biliyordum. ellerimin gaz koktuğu ve işimden istifa etmek istiyorum dediğim anda ona izin vermiş oluyordum. misafirim ol.
patronumu öldür.
oh, tyler.
bilgisayarımın havaya uçtuğunu biliyordum.
bunu biliyorum, çünkü tyler bunu biliyor.
bunu bilmek istemiyorum ama bilgisayar monitörünün tepesine bir delik açmak için kuyumcu matkabı kullanırsın. bunu bütün uzay maymunları biliyor. tyler’ın notlarını daktilo ettim. ampul bombasının yeni versiyonu, bir ampul al, delik del, içine benzin doldur. deliği balmumu veya silikonla kapa ve ampulü duya tak ve birinin odaya girip, ışığı açmasını bekle.
bilgisayar tüpü bir ampulden çok daha fazla benzin alır.
katot ışın tüpü için tüpün etrafındaki plastiği kaldırırsın, bu basittir, veya kasanın üstündeki havalandırma panelinden yaparsın işini.
öncelikle monitörün elektrik ve bilgisayarla olan bağlantı kablolarını çekersin.
bu televizyon için de geçerlidir.
ama şunu unutmamak gerekir, en ufak bir kıvılcımda, halıdaki statik elektrikle bile ölürsün. bağırarak, canlı canlı yanarak ölürsün.
katot ışın tüpü 300 voltluk pasif elektrik saklama kapasitesine sahiptir, o yüzden önce ana güç kaynağı kondensatöründe ağır bir tornavida kullanın. bu noktada ölürseniz, yalıtılmış tornavida kullanmadınız demektir.
katot ışın tüpünün içinde vakum vardır, o yüzden deliği açar açmaz tüp havayı içine çekecek ve ıslık çalar gibi bir çekiş olacaktır bu.
deliği yavaşça genişletin. sonra biraz daha genişletin. bir huninin ucunu sokabilecek kadar genişletin. sonra da tüpü istediğiniz bir patlayıcı ile doldurun. ev yapımı napalm iyidir. benzin veya dondurulmuş portakal suyu konsantresi veya kedi bağırsağıyla karıştırılmış benzin.
eğlenceli patlayıcılardan biri de pudra şekeriyle karıştırılmış potasyum permanganattır. olay, çok hızlı yanan bir madde ile yanmaya oksijen sağlayacak olan başka bir maddeyi karıştırmaktan ibarettir. o kadar hızlı yanar ki, patlama olur.
baryum peroksit ve çinko tozu.
amonyum nitrat ve alüminyum tozu.
modern anarşi mutfağı.
baryum nitratı, bir tava sülfüre kat ve kömür tozu ile süsle. işte temel barutunuz hazır.
afiyet olsun.
monitörü bununla doldur, ve biri bilgisayarı açtığında, beş altı gramlık barut suratına patlayacaktır.
sorun şu ki, ben patronumu bir şekilde seviyordum.
eğer erkekseniz, hristiyansanız ve amerika’da yaşıyorsanız, babanız sizin için bir tanrı modelidir. bazen de babanızı kariyerinizde bulursunuz.
ama tyler patronumu sevmiyordu.
polis beni arayacaktı. geçen cuma akşamı ofisten en son ben çıkmıştım. “dışarı çık. arabamız var” diyen tyler’ın telefonuyla masamda uyanmıştım.
cadillac’ımız vardı.
ellerimde hala benzin vardı.
usta ölmeden önce ne yapmış olmak isterdin diye sormuştu.
işimden istifa etmek isterdim demiştim. tyler’a izin vermiştim. misafirim ol. patronumu öldür.
patlayan ofisimden, yolun sonundaki çakıllı dönüş yoluna giden otobüse biniyorum. burada parselli araziler bitiyor ve boş arsalar ve sürülmüş tarlalar başlıyor. şoför öğle yemeği çıkınını ve termosunu çıkarıyor ve dikiz aynasından beni kesiyor.
polislerin beni aramayacağı bir yer düşünmeye çalışıyorum. otobüsün arkasından, şoförle aramda oturan yaklaşık yirmi kişi görüyorum. yirmi kafasının arkasını sayıyorum.
yirmi kazınmış kafa.
şoför bana dönüp, “bay durden, efendim, yaptığınız şeyleri çok takdir ediyorum” diyor.
onu daha önce hiç görmedim.
“bunun için beni affetmelisiniz” diyor şoför. “ekip, bunun sizin kendi fikriniz olduğunu söylüyor.”
kabak kafalar bakmak için birer birer bana dönüyor. sonra teker teker ayağa kalkıyorlar. birinin elinde bir bez var eter kokusunu alabiliyorum. en yakında duranın elinde bir avcı bıçağı var. bıçaklı olan bizim araba tamircisi usta.
“siz cesur bir adamsınız” diyor otobüs şoförü. “kendinizi ödev olarak vermek cesaret ister.”
usta otobüs şoförüne “kapa çeneni” diyor, “gözcü bir bok konuşmaz.”
uzay maymunlarından bir tanesinin elinde koli bandı var, taşakları bantlamak için. otobüsün önüne doluşuyorlar.
usta “talimatı biliyorsunuz bay durden. kendiniz söylemiştiniz. kulübü kim kapatmak isterse, bu siz bile olsanız, o kişiyi taşaklarından yakalamamızı söylemiştiniz.” diyor.
erbezleri.
elmaslar.
testisler.
fındıklar.
en iyi kısmınızın, paper sokağı sabun şirketinde bir sandviç torbası içinde dondurulduğunu düşünün.
“bize karşı koymanızın bir faydası yok” diyor usta.
şoför sandviçini çiğniyor ve dikiz aynasından bizi izliyor.
bir polis sireni duyuluyor, bize doğru yaklaşıyor. uzaktaki bir tarlayı süren traktörün sesi geliyor. kuşlar. otobüsün arkasındaki bir pencere yarıya kadar açık. bulutlar. çakıllı kavşağın kenarlarında otlar bitmiş. arılar ve sinekler otların etrafında vızıldaşıyorlar.
“sizden küçük bir yardım bekliyoruz” diyor usta. “bu tehdit değil bay durden, en azından bu sefer değil. bu sefer onları kesmek zorundayız.”
otobüs şoförü “polisler.” diyor.
siren otobüsün yanına bir yere geliyor.
bu durumda neyle dövüşmem gerekiyor?
polis arabasını otobüsün yanına çekiyor, kırmızı ve mavi ışıklar otobüsün camından görülüyor, ve otobüsün dışından biri bağırıyor “ellerinizi kaldırın, siz içeridekiler.”
kurtuldum.
bir nevi.
polislere tyler’ı anlatabilirim. dövüş kulübüyle ilgili herşeyi anlatırım, belki hapse giderim ama sonrasında kargaşa projesiyle onlar uğraşmak zorunda kalır, ben de bir bıçağa bakıyor olmam.
polisler otobüsün merdivenlerini çıkarken, ilk polis “daha kesmediniz mi?” diyor.
ikinci polis “çabuk olun, tutuklanması için emir çıktı” diyor.
sonra da şapkasını çıkarıp, “kişisel bir şey değil bay durden. sizinle sonunda tanışabilmek büyük şeref.” diyor.
çok büyük bir hata yapıyorsunuz diyorum.
“muhtemelen bunu söyleyeceğinizi bize söylemiştiniz.”
ben tyler durden değilim.
“bunu söyleyeceğinizi de söylemiştiniz.”
kuralları değiştiriyorum. dövüş kulübüne devam edebilirsiniz ama bundan sonra hiç kimseyi kısırlaştırmayacaksınız.
“evet, evet, evet,” diyor usta. koridorun ortasında duruyor ve bıçak da elinde. “bu kesinlikle söyleyeceğinizi söylemiştiniz.”
tamam öyleyse, ben tyler durden’ım. öyleyim. ben tyler durden’ım ve kuralları ben koyarım ve bıçağı yere koy diyorum.
usta omzundan arkadakilere “bugüne kadar en iyi kes-ve-kaç skorumuz nedir?” diye soruyor.
biri “dört dakika” diye bağırıyor.
usta bağırıyor “içinizden biri zaman tutuyor mu?”
iki poliste otobüsün içine giriyorlar ve bir tanesi saatine bakarak, “bir saniye. yelkovan on ikiye gelene kadar bekle.” diyor.
“dokuz.”
“sekiz.”
“yedi.”
açık pencereye dalıyorum.
karnım pencerenin metal kenarlığına çarpıyor ve usta arkamdan “bay durden zamanlamanın içine ettiniz.” diyor.
pencerede yarı asılı vaziyette, arka tekerleğin siyah lastik çeperine pençemi geçiriyorum. tekerleği sıkıca kavrayıp, kendimi çekmeye çalışıyorum. ama birileri ayağımı yakalayıp, beni geri çekiyor. uzaktaki küçük traktöre bağırıyorum, “hey.” ve “heey.” baş aşağı durduğum için yüzüm hararet ve kandan şişiyor. kendimi biraz dışarı çekiyorum. ama ayak bileklerimdeki eller beni geri çekiyor. kravatım yüzüme çarpıyor. kemerimin tokası pencerenin kenarına takılıyor. arılar, sinekler ve yol kenarında otlar yüzümden bir kaç santim uzakta ve bağırıyorum “hey!”
pantolonumun paçasını yakalayan eller beni içeri çekiştiriyorlar, pantolonuma sarılıp, ve belimden ve götümden aşağıya çekiyorlar.
otobüsün içinden biri “bir dakika!” diye bağırıyor.
ayakkabılar ayağımdan çıkıyor.
kemerimin tokası tekrar pencereden içeri giriyor.
eller bacaklarımı birleştiriyorlar. güneşten ısınmış olan pencere demiri midemi kesiyor. beyaz gömleğim kabarıp, omuzlarımdan ve kafamdan düşüyor, lastiği sıkıca kavrıyorum ve bağırmaya devam ediyorum “hey!”
bacaklarım bitişik vaziyette geriye doğru uzanıyor. pantolonum bacaklarımdan kayıp, tamamen çıkıyor. güneşin sıcak ışınları götümü parlatıyor.
kan kafama pompalanmaya devam ediyor, gözlerim basınçtan karıncalanıyor ve tek görebildiğim şey yüzümü saran beyaz gömleğim. traktör bir yerlerde çalışmaya devam ediyor. arılar vızıldıyor. bir yerlerde. herşey milyonlarca kilometre uzaklıkta. arkamda milyonlarca kilometre uzaklıkta biri bağırıyor “iki dakika!”
ve bir el bacaklarımın arasına kayıp, el yordamıyla ilerliyor.
“onu incitmeyin” diyor başka biri.
ayak bileklerimi tutan eller milyonlarca kilometre uzakta. çok, çok uzun bir yolun sonunda hayal ediyorum o elleri. rehberli meditasyon.
pencerelerin sert ve sıcak bir bıçak gibi göbeğini keserek açtığını düşünme.
bir grup adamın bacaklarını çekiştirme savaşı yaptığını düşünme.
milyonlarca kilometre uzakta, milyarlarca kilometre uzakta, sıcak ve sert bir el temelini kavrıyor ve seni geri çekiyor, ve birşey sıkmaya başlıyor, gittikçe daha da sıkılaşıyor.
koli bandı.
irlanda’dasın.
dövüş kulübündesin.
iştesin.
hiçbir yerde değilsin, burdasın.
“üç dakika!”
çok uzaklardan biri bağırıyor, “konuşmayı biliyorsunuz bay durden. dövüş kulübünü sikmeye kalmayın.”
sıcak bir el seni kavrıyor. bıçağın soğuk ucunu hissediyorsun.
bir kol gövdene dolanıyor.
terapisel fiziksel temas.
sarılma zamanı.
ve eter burnuna ve ağzına bastırılıyor, sıkıca.
sonrası hiçlik, hiçlikten bile az. kayıtsızlık.
yanan dairemin patlayan dış kabuğu, uzay boşluğu gibi kapkara ve şehrin minik ışıklarının altında harap olmuş görünüyor. pencereler yok, ve sarı kurdeleden yapılma polisin suç mahali bandı on beşinci katta sallanıp duruyor.
beton zeminde uyanıyorum. eskiden burası parkeydi. patlamadan önce duvarlarda sanat vardı. isveç mobilyaları vardı. tyler’dan önce.
giyiniğim. elimi cebime atıp, hissetmeye çalışıyorum.
tamım.
korkmuş ama el sürülmemiş.
dairenin kenarına yürüyorum, park yerinden on beş kat yukarıda şehrin ışıklarına ve yıldızlarına bakıp, kayboluyorum.
herşey çok geride kaldı.
yıldızlarla dünyanın arasındaki kilometrelerce uzaklıktaki gecenin içinde, on beşinci katta kendimi şu uzay hayvanlarından biri gibi hissediyorum.
köpekler.
maymunlar.
insanlar.
küçük işini yaparsın. bir kolu çek. bir düğmeye bas. bunların hiçbirini anlamazsın.
dünya çıldırıyor. patronum öldü. evim gitti. işim yok. ve bunların hepsinden ben sorumluyum.
geriye hiç bir şey kalmadı.
bankada hiç param yok.
binanın kenarına doğru bir adım daha atıyorum.
hiçlikle aramda sadece polis bandı var.
bir adım daha at.
orada başka ne var?
bir adım daha at.
marla var.
kendini aşağıya at.
marla var ve herşeyin ortasında duruyor ama farkında değil.
ve seni seviyor.
tyler’ı seviyor.
aradaki farkı bilmiyor.
birinin ona söylemesi lazım. dışarı çık. dışarı çık. dışarı çık.
kendini kurtar.
lobiye inen asansöre binersin ve seni asla sevmemiş olan kapıcı, artık kırılmış üç dişiyle sana gülümseyip, “iyi akşamlar bay durden. sizin için taksi çağırmamı ister misiniz? iyi misiniz? telefonu kullanmak ister misiniz?” diyor.
regent otelinden marla’yı ararsın.
regent’taki görevli “hemen bağlıyorum bay durden” der.
sonra marla cevap verir.
kapıcı omzunuzun üzerinden dinlemektedir. regent’taki görevli de muhtemelen dinliyordur. marla konuşmamız lazım dersin.
“bok ye” der marla.
tehlikede olabilirsin dersin. neler olduğunu bilmeye hakkı var. seninle buluşması gerekmektedir. konuşmanız gerekmektedir.
“nerede?”
ilk kez tanıştığınız yere gitmesini söylersiniz. hatırla. hafızanı zorla.
iyileştirici beyaz ışık topu. yedi kapılı saray.
“anladım. yirmi dakika içinde orada olurum.”
mutlaka orda ol.
telefonu kapatırsın ve kapıcı “size bir taksi çağırayım bay durden. hiç bir ücret almadan sizi nereye isterseniz götürür.” der.
dövüş kulübü üyeleri seni izliyor. hayır, dersin, çok güzel bir gece, yürüyeceğim.
cumartesi akşamı, ilk rabbaniler’in bodrum katında bağırsak kanseri grubu toplanmış, marla da gelmiş.
marla singer sigarasını içiyor. marla singer gözlerini etrafta gezdiriyor. marla singer’ın bir gözü siyah.
halının üstünde oturup, marla siyah gözüyle sana bakarken güç hayvanını bulmaya çalışıyorsun. gözlerini kapatıp, yedi kapılı saraya konsantre olmaya çalışıyorsun ama hala marla’nın bakışını hissedebiliyorsun. içindeki çocuğu kucaklıyorsun.
marla bakıyor.
sonra sarılma zamanı geliyor.
gözlerini aç.
hepimiz bir partner seçmeliyiz.
marla üç adımda yanıma gelip, suratıma bir tokat patlatıyor.
kendinizi tamamen paylaşın.
“sen sikilmiş bi bok parçasısın” diyor marla.
etrafımızdaki herkes bize bakıyor.
marla’nın iki yumruğu da yağmur gibi üstüme yağıyor. “birini öldürdün” diye çığlık atıyor. “polisi aradım ve az sonra burada olacaklar.”
bileklerini yakalayıp, polis belki gelir ama muhtemelen gelmeyecek diyorum.
polis yola çıktı bile ve seni yakalayıp elektrikli sandalyeye bağlayıp, gözlerini kızartacaklar, yada en azıdan ölümcül bir iğne atarlar diyor marla kaçmaya çalışarak.
vız gelir.
aşırı dozda sodyum fenobarbital ve sonrasında büyük uyku. köpekler vadisi’ndeki gibi.
marla bugün benim birini öldürdüğümü görmüş.
eğer patronumu kastediyorsa, evet, tamam, tamam, biliyorum, polis de biliyor, iğneyle idam etmek için herkes beni arıyor, ama patronumu öldüren tyler’dı.
tyler’la parmak izlerimiz aynı, ama kimse durumu anlamıyor.
“bok ye” diyor marla ve morarmış gözünü üstüme dikiyor. “sen ve küçük müritlerin dayak yemeyi seviyor olabilirsiniz ama eğer bana bir daha dokunursanız, sizi öldürürüm.”
“bu gece birini vurdun, gördüm” diyor marla.
hayır, o bir bombaydı diyorum ve olay bu sabah oldu. tyler monitörü delip, içine benzin doldurdu veya barut.
gerçekten kanser olan etrafımızdaki insanların hepsi dikilmiş, olup biteni izliyorlar.
“hayır” diyor marla. “seni pressman oteline kadar takip ettim, ve oradaki katil kim partilerinden birinde garsondun.”
katil kim partilerinde zengin insanlar otele akşam yemeği için gelip, agatha christie hikayelerindeki gibi davranırlar. gravlax’lı boudin ile geyik eti semeri arasında bir vakitte, ışıklar bir dakikalığına söndürülür ve biri öldürülmüş numarası yapar. bu eğlence olsun diye yapılan haydi-öyleymiş-gibi-davranalım türü bir ölümdür.
yemeğin geri kalanında ise misafirler sarhoş olup, tatlılarını yerken, aralarındaki psikopat katilin kim olduğuyla ilgili ipuçları bulmaya çalışırlar.
“belediye başkanının, geri dönüştürmeden sorumlu özel memurunu vurdun” diye bağırıyor marla.
başkanın bilmem ne memurunu tyler vurdu.
“kanser bile değilsin” diye bağırmaya devam ediyor.
işte bu kadar hızlı.
parmaklarını şıklat.
herkes bakıyor.
sen de kanser değilsin, diye haykırıyorum.
“iki yıldır buraya geliyor” diye bağırıyor marla “ve hiç bir hastalığı yok!”
hayatını kurtarmaya çalışıyorum!
“ne? niye benim hayatımın kurtarılmaya ihtiyacı olsun ki?”
çünkü beni takip ediyordun. çünkü bu gece beni takip ettin ve tyler durden’ın birini öldürdüğünü gördün ve tyler kargaşa projesini tehdit edecek herkesi öldürür.
odanın içindeki herkes küçük trajedisinden kurtulmuş gibi bakıyor. şu küçük kanser olayından. ağrı kesici alanların bile gözleri kocaman açılmış ve panik vaziyetteler.
topluluğa üzgünüm diyorum. zarar vermek istememiştim. biz en iyisi gidelim. en iyisi bu konuyu dışarıda konuşalım biz.
herkes “hayır! gitmeyin! devam edin!” diye bağrışıyor.
ben hiç kimseyi öldürmedim diyorum. ben tyler durden değilim. o benim bölünmüş kişiliğimin diğer yarısı. içinizde sybil filmini gören var mı diye soruyorum.
“öyleyse beni kim öldürecek?” diye soruyor marla.
tyler.
“seni kim öldürecek?”
tyler diyorum, ama tyler’la baş edebilirim. ama sen de kargaşa projesindeki heriflere dikkat etmelisin. seni takip etmeleri, kaçırmaları veya başka bir şey yapmaları için tyler onlara emir vermiş olabilir.
“bunlara neden inanayım ki?”
bu kadar çabuk oluyordu herşey.
çünkü sanırım senden hoşlanıyorum, diyorum.
“aşık değil yani?” diyor marla.
bu yeterince adi bir zamanlama zaten, diyorum. zorlama.
izleyen herkes gülümsüyor.
gitmem lazım. buradan çıkmam lazım. kafası kazınmış veya dövülmüş heriflere dikkat et diyorum marla’ya. gözü morarmış olanlara. kırık dişlilere. bu gibi şeyler işte.
“nereye gidiyorsun?” diye soruyor marla.
tyler durden’ın icabına bakmam lazım.
adı patrick madden’dı ve belediye başkanının geri dönüştürmeden sorumlu özel memuruydu. adı patrick madden’dı ve kargaşa projesinin düşmanıydı.
dışarı çıkıp, gecenin karanlığında yürümeye başlıyorum ve herşeyi hatırlıyorum.
tyler’ın bildiği herşey bana geri geliyor.
patrick madden dövüş kulüplerinin kurulduğu barların listesini yapıyordu.
ve aniden sinema projektörü çalıştırmayı bildiğimi fark ediyorum. kilitleri kırmayı biliyorum ve benimle kumsalda karşılaşmadan önce paper sokağındaki evi nasıl kiraladığını biliyorum.
tyler’ın neden ortaya çıktığını biliyorum. tyler marla’yı seviyordu. onunla ilk karşılaştığım geceden beri, tyler yada benim bir parçam marla’yla birlikte olmak için bir yol arıyordu.
bunların bir önemi yoktu. en azından artık yoktu. ama gecenin içinde en yakın dövüş kulübüne yürürken bütün detaylar kafamda beliriyordu.
cumartesi geceleri armory bar’ın bodrumunda bir dövüş kulübü var. patrick madden’in oluşturmaya çalıştığı listede muhtemelen bu barın da adı var, zavallı ölü patrick madden.
bu gece armory bar’a gidiyorum ve içeri girdiğimde kalabalık fermuarın açılışı gibi yarılıyor. oradaki herkes için ben muhteşem ve güçlü tyler durden’ım. tanrı ve baba.
etrafımdan “iyi akşamlar, efendim” diyen sesler duyuyorum.
“dövüş kulübüne hoş geldiniz efendim.”
“bize katıldığınız için teşekkürler efendim.”
canavar yüzüm yeni yeni iyileşmeye başlıyor. yüzümdeki delik yanağımdan gülümsüyor. gerçek dudağım ise asık duruyor.
madem ki ben tyler durden’ım, kıçımı öpebilirsiniz. o gece dövüş kulübünde bulunan her herifle dövüşmek için kaydımı yaptırıyorum. elli dövüş. bir seferde bir dövüş. ayakkabı yok. tişört yok.
dövüşler sürmesi gerektiği kadar sürer.
ve eğer tyler marla’yı seviyorsa.
ben de marla’yı seviyorum.
ve yaşananlar kelimelerle ifade edilemez. hiç bir zaman göremeyeceğim fransız sahillerini kirletmek istiyorum. rockefeller plaza’nın yıkıntılarının etrafındaki nemli ormanlarda geyik avladığınızı düşünün.
ilk dövüşte herif arkama geçip bir eliyle kolumu tuttu, diğeriyle boğazıma sarıldı ve dişlerim çatırdayıp, sivri köklerini dilime saplayana kadar da yüzümü, yanağımı, yanağımdaki deliği beton zemine vurdu da vurdu.
patrick madden’i ve yerde yatan cesedini hatırlamaya başlamıştım birden, sonra karısı gözümün önünde canlandı. saçları topuz yapılmış küçük bir kız. kıkırdayıp, kocasının ölü dudaklarına şampanya dökmeye çalışmıştı.
sahte kanın çok ama çok kırmızı olduğunu söylemişti. bayan patrick madden iki parmağını kocasının yanındaki kan gölüne sokmuş, sonra da ağzına götürmüştü.
dilime saplanan dişler yüzünden ağzımda bir kan tadı var.
bayan patrick madden kanı tatmıştı.
katil kim partisinde olduğumu ve uzay maymunu garsonların beni korumak için etrafımı çevirdiğini hatırlıyorum. marla’nın koyu güllerle bezenmiş elbisesi ile balo salonunun karşısından izliyordu.
ikinci dövüşte herif sırtıma bir dirsek geçirdi ve kollarımı geri çekip, göğsümü beton duvara çarptı. bir taraftaki köprücük kemiğin kırıldığını duydum.
yunan heykellerini çekiçle kırmak, götümü mona lisa’ya silmek istiyordum.
bayan patrick madden kanlı parmaklarını yukarı kaldırdı, kan dişlerinin arasından süzülürken, parmaklarındaki kan da bileğine iniyordu, sonra elmas bir bileziğin üstünden dirseğine damlıyordu.
üç numaralı dövüş, uyanıyorum ve üç numaralı dövüş vakti gelmiş. dövüş kulübünde isimler yoktur.
adın değilsin.
ailen değilsin.
üç numara neye ihtiyacım olduğunu biliyor ve kafamı karanlıkta tutup, boğuyor. uygulandığında, rakibin sadece kendinden geçmeyecek kadar hava almasına izin veren bir boyun kilidi var. üç numara kafamı kolunun içinde bir bebek veya futbol topu tutar gibi tutup, kenetlenmiş elinin muştasıyla yüzüme vurdu.
dişlerim yanağımı ısırana kadar.
yanağımdaki delik ağzımın kenarıyla birleşene kadar vurdu, ta ki ikisi bir olup, burnumun altından, kulağımın altına kızgın bir yan bakış oluşturana kadar.
üç numara yumruğu çürüyene kadar vurdu.
ben ağlamaya başlayana kadar vurdu.
sevdiğin herşey sonunda seni reddedecek veya ölecek.
yarattığın her şey bir kenara atılacak.
gurur duyduğun her şey çöpte son bulacak.
bin kralların kralı, ozymandias’ım.
bir yumruk daha ve dişlerim dilime tamamen batıyor. dilimin yarısı yere düşüyor ve tekmeleniyor.
bayan patrick madden’in küçük bedeni kocasının bedeninin yanına diz çökmüş ve arkadaşlarımız dedikleri insanlar tepesinde dikilip, sarhoş vaziyette gülüyorlar.
“patrick?” diyor kadıncağız.
kan gölü büyüyor, büyüyor ve nihayetinde gelip eteğine değiyor.
“patrick yeter artık, bırak şu ölü numarasını” diyor.
kan eteğine tırmanmaya başlıyor. kılcal damar gibi, iplik gibi incecik tırmanıyor eteğine.
etrafımda kargaşa projesindeki herifler çığlıklar atıyorlar.
ve armory bar’ın bodrumunda tyler durden sıcak bir karışıklık içinde yere düşüyor. bir dakika için mükemmel olan yüce tyler durden, ve mükemmellikten bekleyebileceğinin en fazlası bir dakikadır diyen tyler durden düşüyor.
ve dövüş devam ediyor çünkü ben ölmek istiyorum. çünkü sadece ölünce isimlerimiz var. çünkü ölünce artık kargaşa projesinin parçası değiliz.
tyler ayakta dikiliyor, mükemmel denecek kadar yakışıklı ve sarışın bir masumiyetin içinde melek gibi duruyor. yaşama arzum beni büyülüyor.
ben ise, paper sokağı sabun şirketindeki odamın çıplak yatağında kanı kurumuş bir doku örneğiyim.
odamdaki herşey gitmiş.
on dakikalığına kanser olduğumda çekilmiş olan ayağımın fotoğrafı ve aynam gitmiş. kanserden de beter. aynam gitmiş. gardırobumun kapağı açık ve altı adet beyaz gömleğim, siyah pantolonlarım, iç çamaşırlarım, çoraplarım ve ayakkabılarım gitmiş.
“kalk” diyor tyler.
kıymetini bilmediğim herşeyin altında, arkasında ve içinde, korkunç bir şeyler büyüyor.
her şey dağıldı.
uzay maymunları temizlendi. her şey yerine kondu, emilmiş yağlar, ranzalar, para, özellikle de para. geride sadece bahçe ve kiralık ev kaldı.
“yapmamız gereken son şey” diyor tyler “senin şu şehit olma meseleni halletmeliyiz. büyük ölüm olayını.”
üzücü, moral bozan bir ölüm gibi değil, bu neşeli, güç veren bir ölüm olacak.
oh tyler, içim acıyor. beni burada öldür.
“kalk.”
öldür beni, hadi. öldür beni. öldür beni. öldür beni. öldür beni.
“büyük birşey olmalı.” diyor tyler. “dünyanın en uzun binasının tepesinde durduğunu gözünde canlandır. bütün bina kargaşa projesi tarafından ele geçirilmiş. pencerelerden duman tütüyor. masalar sokaklardaki insanların arasına düşüyor. gerçek bir ölüm operası, işte başına gelecek olan şey budur.”
hayır diyorum. beni yeterince kullandın.
“eğer iş birliği yapmazsan, marla’yı buluruz.”
hiç durmayın diyorum.
“kalk şu sikik yataktan” diyor tyler “ve lanet olası arabaya bin.”
sonuç itibariyle tyler’la birlikte parker-morris binasının tepesindeyiz, benim ağzımda bir silah var.
silahın namlusu boğazıma dayanmış ve tyler “aslında gerçekten ölmeyeceğiz.” diyor.
namluyu dilimle yanağıma doğru alıp, tyler sen vampirlerden bahsediyorsun diyorum.
son sekiz dakikamızdayız.
silah, polis helikopterleri erken gelirse diye tedbir için var.
tanrıya göre, tek başına bir adam, ağzına bir silah sokmuş gibi görünüyor olabilir ama silahı tutan tyler ve bu benim hayatım.
buharla dezenfekte edilmiş nitrik asidin yüzde doksan sekiz konsantresini alırsın, ve bu aside üç kat fazla sülfürik asit eklersin.
nitrogliserinin olur.
yedi dakika.
nitrogliserini talaşla karıştırırsın ve çok güzel bir plastik patlayıcıya sahip olursun. uzay maymunlarının bir çoğu nitrogliserini pamukla karıştırıp, sülfat olarak epsom tuzu ekler. bu da işe yarar tabi. bazı maymunlar nitro ile parafin kullanır. parafin hiçbir zaman benim işime yaramadı.
dört dakika.
tyler ve ben çatının ucunda, ağzımda bir silah ve ben silahın ne kadar temiz olabileceğini düşünüyorum.
üç dakika.
sonra biri bağırıyor.
“bekle”. bur marla, çatıdan bize doğru geliyor.
marla bana doğru geliyor, sadece bana çünkü tyler kayboldu. püf. gitti. tyler benim halüsinasyonum, marla’nın değil. büyülü bir hile gibi tyler yok oluyor. ve şimdi gerçekten ağzına silah dayamış olarak tek başıma kalıyorum.
“seni takip ettik” diye bağırıyor marla. “destek grubundakilerle. bunu yapmak zorunda değilsin. indir silahı.”
marla’nın arkasında bütün bağırsak kanserliler, beyin parazitleri, melanoma ekibi ve tüberkülozlular bana doğru yürüyor, topallıyor veya tekerli sandalyeleriyle ilerliyorlar.
hepsi birden “bekle” diyorlar.
sesleri bana soğuk rüzgarla birlikte ulaşıyor, “dur!”
“sana yardım edebiliriz.”
“bırak da yardım edelim.”
yukarıdan polis helikopterlerinin vop, vop, vop sesi geliyor.
gidin diye bağırıyorum. çıkın burdan. bina havaya uçacak.
marla “biliyoruz” diye bağırıyor.
bu tamamen bir yortu gibi görünüyor bana.
kendimi öldürmüyorum diye bağırıyorum. tyler’ı öldürüyorum.
ben joe’nun hafızasıyım.
herşeyi hatırlıyorum.
“aşk filan değil” diye bağırıyor marla, “ama sanırım ben de senden hoşlanıyorum.”
bir dakika.
marla tyler’dan hoşlanıyor.
“hayır, ben senden hoşlanıyorum” diyor marla. “farkı biliyorum.”
ve hiçbir şey olmuyor.
hiçbir şey patlamıyor.
silahın namlusu parçalanmayan yanağıma dayanmış vaziyette, tyler, diyorum, nitroyla parafini karıştırdın, değil mi ?
parafin asla işe yaramaz.
bunu yapmam gerekiyor.
polis helikopterleri.
ve tetiği çekiyorum.
babamın evinde bir sürü madalya vardı.
tabii ki, tetiği çekince, öldüm.
yalancı.
ve tyler da öldü.
polis helikopterleri bize doğru gelirken, marla’ya, kendilerini kurtaramayan ama beni kurtarmak için uğraşan destek grubu insanlarına rağmen, tetiği çekmek zorundaydım.
bu gerçek hayattan daha iyiydi.
ve bir mükemmel dakika sonsuza kadar sürmez.
cennette herşey beyaz üstüne beyaz renkte.
sahtekar.
cennet çok sessiz, plastik tabanlı ayakkabılar var.
cennette uyuyabilirim.
insanlar bana mektup yazıp, beni unutmadıklarını bildiriyorlar. onların kahramanı olduğumu. daha da iyi olacağımı yazıyorlar.
buradaki melekler tevrattaki gibi, lejyonlar ve teğmenler var, cennetlik bir ordu vardiyalarla çalışıyor. mezarlık. yemekleri tepsilerde getiriyorlar, yanında da bir bardak ilaç oluyor. oyuncak bebekler vadisi oyun seti.
tanrıyla tanıştım. ceviz ağacından yapılma masasının ardında oturuyordu ve arkasındaki duvarda diplomaları asılıydı. ve bana “neden?” diye sordu.
neden bu kadar çok sorun yaratmıştım?
her birimizin, özel ve nadir bir yeganeliğin nadide ve kutsal bir kar tanesi olduğumuzun farkına varamamış mıydım?
hepimizin sevgi tezahürleri olduğunu göremiyor muydum?
masasında oturup, not tutan tanrıya baktım. her şeyi yanlış anlamıştı.
biz özel değiliz.
pislik veya çöp de değiliz.
biz sadece varız.
varız ve olacak olan olur.
ama tanrı “hayır, bu doğru değil” dedi.
peki. tamam. her neyse. tanrıya hiç bir şey öğretemezsiniz.
sonra bana ne hatırladığımı sordu.
herşeyi hatırlıyordum.
tyler’ın silahından çıkan kurşun, sağlam olan yanağımı da yarmış ve bir kulağımdan öbür kulağıma kadar bir keskin gülümse yayılmıştı yüzüme. kızgın bir cadılar bayramı kabağı gibi. şeytan bakışlı samuray. hırs sembolü ejder.
marla hala dünyada ve bana yazıyor. birgün seni geri getirecekler diyor.
ve eğer cennette telefon olsaydı marla’yı arardım ve “alo” dediği zaman telefonu kapatmazdım. “selam. ne var ne yok? bana herşeyi anlat” derdim.
ama geri gitmek istemiyorum. henüz değil.
çünkü arada sırada bana yemek tepsimi ve ilaçlarımı getiren birilerinin gözünün mor, alınlarının şiş ve dikişli olduğunu görüyorum ve bana:
“sizi özlüyoruz bay durden.” diyorlar.
yada yerleri silen burnu kırık olan biri, yanımdan geçerken fısıldıyor:
“herşey plana uygun olarak devam ediyor.”
fısıldıyor:
“dünyayı daha iyi bir hale getirmek için, medeniyeti yok edeceğiz.”
fısıldıyor:
“geri gelmenizi dört gözle bekliyoruz.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

